Faizli kredi piyasasından, faizsiz piyasa kredisine…

İlk adım: Faizsiz Elektronik Çek

Faiz konusunda eleştiriyle yetinmeyip alternatif çözüm üretmemiz gerektiğini düşünen biri olarak, uzun yıllardır üzerinde çalıştığım araştırmaları ve piyasa gözlemlerimi ekonomi yönetiminin istifadesine sunmayı ve kamuoyunun bilgi dağarcığına küçük de olsa katkıda bulunmayı görev addediyorum.

Önce bakış açımızı değiştirecek bazı bilgiler vereceğim… Kullandığımız kredi tutarının bugün itibariyle 2,5 trilyon TL olduğunu ve buna karşılık yılda 370 milyar TL faiz ödediğimizi önceki yazımda belirtmiştim. Oysa en az bu tutarda çek, senet ve açık hesapla borçlanıyoruz. Bu tür borçlanmada “banka” yerine “piyasa” kredisi kullanıyoruz. Şimdi gelin hep birlikte piyasa kredisinin boyutlarını daha detaylı inceleyelim ve buradan üreteceğimiz faizsiz finans modeline göz atalım…

Firma bilançolarına bakıldığında; çek, senet veya açık hesap olarak nitelenen ticari borçların firma varlıklarına kaynak teşkil ettiği görülecektir. Bu sebeple; sağlam bir geçmişi, güçlü itibarı olan köklü firmalar banka kredisi yerine piyasa kredisiyle işlerini yürütebilmektedir. Ama KOBİ’ler ve henüz yeni kurulan firmalar bu şansa sahip olmayabilirler. Bu yüzden geliştireceğimiz çözümün bu kesimleri kapsaması büyük önem taşıyor. Bunu başarabilirsek bir yandan üretim maliyetlerimizi diğer yandan banka kredisinin sistemdeki ağırlığını azaltabiliriz.

Bankacılık verilerine göre 2018 yılı itibariyle Türkiye’de kullanılan çeklerin tutarı 939 milyar TL. Bu tutar, piyasadaki toplam çek stokunun sadece ibraz edilen kısmı. Bununla birlikte hepimiz biliyoruz ki, keşideciler sıra vadeli çek düzenlemektedir. O halde vadesi gelmeyen çeklerle birlikte 2-3 trilyon TL tutarında çek stokundan söz edilebiliriz.

2018 yılı itibariyle keşide edilmiş çeklerin %97 ‘si ibrazında, %1’lik kısmı ise en geç 12 ay içerisinde tahsil edilmektedir. Geri kalan %2’lik kısmı ise icra takibine konulmaktadır. Nakdi kredilerde ise tasfiye olunacak tutar daha yüksek ve tahsil süreleri daha uzundur. Burada karşılaştırma yapıldığında görülecektir ki; nakdi kredilerde tasfiye edilecek oran %3 seviyesindeyken karşılıksız çekte bu oranı %2 seviyesindedir. 

Nakdi kredi hacminin 2,5 trilyon TL olduğu buna karşın piyasada keşide edilmiş çek stokunun da tahminen 2,5-3 trilyon TL olduğu dikkate alındığında, makro ekonomik dengelerin korunması ve ticaret hacminin geliştirilmesi için çek kullanımının güvence altına alınarak özendirilmesi en az kredi piyasası kadar önem taşımaktadır. Bu denli büyük bir finansal piyasanın, bilişim teknolojisiyle ve alacak sigortası ile desteklenerek daha da büyütülmesi mümkündür.

Yine bir önceki yazımda ümitsizliğe yer olmadığını, faizsiz alternatif finansman modellerinin yaşama geçirilmesi için yasal düzenleme ve nitelikli insan kaynağına ihtiyacımız olduğunu belirtmiştim. İşte size bir örnek: Elektronik çek yasası taslak olarak hazır. O halde ekonomi yönetimi yenilikçiliğin önünü açmalı, bu amaçla ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeleri hızla hayata geçirmelidir.

Elektronik çek neler kazandıracak?

Öncelikle şunu biliyoruz ki, elektronik ortamda düzenlenen çekin tutarı banka ya da ilgili finans kurumu tarafından bilinecektir. Bu aşamada alacak sigortası sisteme girecek ve ödeme garantisi verilen çekin itibarı artarak, piyasa kredisi olarak kullanımı yaygınlaşacaktır. İşte size çek uygulamalarında güvence sorununu giderecek yeni bir ödeme aracı…

Bugüne kadar sorunumuz çeklerin karşılıksız çıkması değil miydi? Alacağını tahsil edemeyen firmalar borcunu ödeyemiyor ve ödeme güçlüğü teselsül ederek tüm sistemi olumsuz yönde etkiliyordu. Özellikle kriz dönemlerinde konkordato taleplerinin başlıca nedeni karşılıksız çeklerdi. Elektronik çek uygulaması hayata geçtiğinde karşılıksız çek sorunu bütünüyle gündemden düşebilir.

Aynı modeli elektronik senet uygulamasıyla da pekiştirebiliriz. Nasıl ki bankalar kredi kartına ödeme güvencesi sağlıyorsa, üzerinde yazılı tutarı denetleyerek elektronik çek yaprağına da ödeme garantisini verebilir. Bunun akla yatmayan bir tarafı var mı?

Öte yandan elektronik çek sayesinde bankalar bugünden daha çok komisyon elde edecektir. Örneğin çek müşterileri için yaptıkları istihbarat ve güncellemeler nedeniyle oluşan operasyonel giderleri önemli ölçüde azalacaktır. Zira arka planda anlık risk ölçen bir sistem çalışacaktır. Önemli avantajlarından biri de ciro işlemlerinin elektronik ortamda izlenebilmesi ve banka açısından işlem geliri elde edilebilmesidir. Elektronik çekin diğer yararı, kredi kullanımı yerine tekafül sistemini piyasaya kazandırmasıdır. 

Özetle; kredi piyasasını rahatlatmak, faiz nedeniyle ortaya çıkan kaynak maliyetini düşürmek için alacak sigortası (tekafül) ile desteklenen, piyasalara güven veren yeni bir ödeme aracını yaşama geçirmemiz mümkündür.

Gelecek yazımda kredi mağdurlarına değinerek alınması gereken acil önlemlere yer vereceğim.  

Faizi ayaklar altına almak… (2)

Sorun faizin kendisi mi yoksa faiz oranları mı?

Gündemdeki ekonomik sorunların başında yüksek faizler var. Hükümetimiz faiz oranlarının düşürülmesi amacıyla yoğun çaba harcıyor. Peki, sorunumuz faizlerin yüksek olması mı yoksa faizin kendisi mi? Sorunumuz daha düşük faizle borçlanıp daha fazla tüketmek mi, yoksa “yeterli olanı” hesaplayarak daha tutarlı ve sürdürülebilir bir iktisadi yaşam tasarlamak mı? İhtiraslarımıza gem vuramadığımızda buna cevap veren kredi piyasasının olmayışı mı bizi üzüyor, yoksa dara düştüğümüzde elimizden tutacak bir dost bulamayışımız mı? Zaten verilmemesi gereken bir kredi yüzünden evi, işyeri haciz memurlarıyla basılan bir sistemi mi korumaya mı çalışacağız, yoksa insanlara ihtirasları uğruna borçlanmamaları gerektiğini mi öğreteceğiz? İşte bu sorulara ekonominin kaynak kodlarına eğilmeden cevap veremeyiz. Kısacası yeni bir yazılım tasarlamadan mevcut işletim sistemini kullanarak faiz koridorundan çıkmamız pek mümkün görülmüyor.

Finansal kapitalist sistemin temelinde oldukça iyi tasarlanmış kredi piyasası vardır. Kredi piyasası bugüne kadar geliştirilen en etkin sömürü aracıdır. Kredi kavramı cazibesini tüketim ya da yatırım harcamalarına kaynak teşkil etmesinden alır. Geliriniz harcamalarınıza yetmediği takdirde borçlanma yoluna gidersiniz. Finansal kapitalist sistemde borçlanma aracı kredidir. Kredi piyasasının işlerliğini sağlayan da faizdir.

Faizin tasarrufları yatırıma veya tüketime yönlendirici iki önemli işlevi var. Ayrıca tasarrufları özendirici özelliğini de unutmamak gerekiyor. Bir ekonomide hem tasarrufu hem de yatırım ve tüketimi tek merkezden kontrol eden böylesine kullanışlı bir sistem dururken daha etkin araçlar geliştiremediğimiz takdirde faizi terk etmek sadece mütedeyyin kesimlerin tercihi olarak kalacaktır ki bunun da ekonomiye tesiri ihmal edilecek kadar azdır.

Kâr payı dağıtan katılım bankalarının benzeri güvence vermesine rağmen mevduat toplamada yaşadıkları güçlükler, kredi piyasasında gelişememeleriyle doğrudan ilgilidir. Zaten tasarruf açığı ve sermaye yetersizliği çeken İslam ülkelerinde kredi kalitesi düşük firma pazarına yönelmek rasyonel görülmüyor. Kuş her iki kanadını birlikte kullanarak yükselir. Hem tasarruf hem de yatırım piyasasını birlikte büyütmek zorundasınız. Bunu eş zamanlı yönetmede katılım bankalarının güçlük çektiği ortadadır.

Faizin gelir paylaşım mekanizması olarak kurgulanması, öngörülebilir olması ve teminata konu edilmesi nedeniyle bunu ikame edecek finansal ürünler geliştirmede zorlanıyoruz. Bu yüzden çoğumuz faizin günümüz koşullarında ortadan kaldırılamayacağını düşünüyor. Ama faizin zararlarını kabul etmeyen de yok. Bu zararlı alışkanlıktan kurtulamamak gibi bir şey… Öğrenilmiş çaresizlik. Söylediklerim kredi alan kesimler için daha çok geçerli. Diğer yandan parası olanlar da bankaya yatırdıkları mevduatların karşılığında yatırımlarını enflasyondan koruma dışında reel bir getiri elde edemediklerini düşünüyor. Bu durumda mevduat sahiplerinden ama daha çok kredi müşterilerinden kazanç sağlayan bankalar sistemden yararlanan temel aktörler oluyor. Kredi kullanan kesim sistemin en dramatik rolünü üsleniyor. Özellikle kriz dönemlerinde bankalara borçlarını ödeyemiyor. Bir süre sonra bankadan aldığı krediyi bir başka bankadan kredi çekerek ödemeye başlıyor ve battıkça batıyor. İşte bu yüzden faizsiz bir sistemin kurgusu üzerinde çalışmak, hem ekonomi yönetiminin hem de ekonomik birimlerin temel görevidir.

Hemen ifade edelim ki, ümitsizlik yok, çaresizlik yok. İleride yazacaklarım bu konuda oldukça sağlam alternatiflerin tasarlanmış olduğunu gözler önüne serecektir. Aslında sorunumuz, faizi ikame edecek finansal araçlara gerekli yasal zeminin hazırlanmayışı ve nitelikli insan kaynağının yetiştirilememesidir. Eğer bu iki önemli eksik giderilirse parasal kaynak temininde sorun yaşanmayacağını düşünüyorum.

Güncel verilere göre yaklaşık 2,5 Trilyon TL kredi kullanılıyoruz. Buna karşılık 2019 yılı sonu itibariyle ödeyeceğimiz tahmini faiz 370 Milyar TL olacak. Buna devletin ödeyeceği faizleri de eklersek 450 Milyar TL tutarında bir faiz yüküyle karşı karşıyayız. Yılda 80 Milyar dolarlık bir varlık transferi yaşanıyor. Milli gelirin yaklaşık %10’u faiz gideri olarak harcandığında ne yatırım ne de işsizliği önlemek için elde avuçta bir şey kalmıyor. Faiz ekonomiden tüm enerjiyi çekip alıyor. Varlık transferi olarak bilançolardaki el değiştirmeden söz etmiyorum. Hani “Borçlanarak geleceğimizden yemişiz.” diye bir serzeniş vardır ya… Asıl önemli nokta bunu idrak etmek. Zaman, yani ömür tekrar kazanılamayacak tek şeydir. Ama biz ömrümüzden severek isteyerek faiz yoluyla başkalarına ömür transfer ediyoruz da bunun farkında değiliz.

Üniversitelerimiz ise böylesine önemli bir konu üzerinde yeterli araştırma yapmıyor. YÖK Kütüphanesinde “faizsiz” anahtar kelimesi ile tarama yapıldığında çoğu yüksek lisans düzeyinde 40 kadar tez çıkıyor. Ekonomik güvenliğimizi tehdit eden böylesine önemli bir konuya kafa yormak akademik camiaya neden zor gelir? Anlayabilmiş değilim…  

Sonraki yazımda kredi alan kesimlere alternatif çözümler sunmaya çalışacağım.

Faizi ayaklar altına almak…

Geçtiğimiz Cuma Diyanet İşleri “riba-faiz” konusunu ele alan bir hutbe okuttu. Böylece son yılların en önemli çıkışlarından birini gerçekleştirdi ve yeni tartışmaların fitilini ateşledi. Ümit etmek isteriz ki, bu işi burada bırakmaz. Asıl bundan sonra yapılması gereken; İslam İktisadı konusunda seri konferanslar düzenleyerek ekonomi yönetiminin alacağı kararlarda sadece Müslümanlar adına değil insanlık adına da yol göstermesidir.

Kanaatimce faiz sorununu borçlanmadan ayrı düşünemeyeceğimize göre, faizi yasaklayan İslam’ın borçlanma konusuna nasıl yaklaştığını bilmemiz gerekiyor. Belki de kritik hata; faizin haram olduğunu teyit ederken borçlanmanın helal yolları hakkında bilgi vermemek ve daha da önemlisi bu bilgiyi yaşama geçiren kurumları inşaa edememektir.

Günümüzde Müslümanların yüzleşmeleri gereken sorunların başında ekonomik anlayışları gelmektedir. Ayırt edici karakterimizin temelinde yer alan İslam ekonomisi, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu karşısında neredeyse 600 yıldır hiçbir ilerleme kaydetmedi. Başta ülkemiz ve diğer İslam coğrafyasında ekonomik sistemin liberal anlayışa teslim edilmesi, İslam’ın eksikliği değil, Müslümanların ihmal ve kusurundan kaynaklanmaktadır. Zaten kaynak ihtiyacı olan bu ülkeler, 150 yıldır zengin batının eline düşmüş durumda. Kısıtlı ama pahalı borçlanma ilişkisi, İslam ülkelerini arzu edilen kalkınma düzeyine taşıyamıyor.

Temel sorun, iktisada bakış açımızdan kaynaklanıyor. Gitgide kendi kültürümüzden uzaklaşmamız ve batı toplumunu örnek almamız sonucu, israf eden, infak etmeyen, karz-ı haseni unutan ve ortaklık yerine banka kredilerine yönelen bir toplum haline geldik. Faiz kanıksandı. Zekât müesseseleşemedi, kişisel yardım düzeyinde kaldı. Kendi öz cevherimizi söndürdük, rehberimizi kaybettik. Sonuç olarak, batı kapitalizminin sınır tanımayan tüm kurum ve kuralları Müslüman toplumlar için tam bir teslimiyet içinde uygulanır hale geldi.

Ne yazık ki, kapitalizm toplumları çürütüyor ve iktisadi buhranın temellerini hazırlıyor. Ne bireysel ne de toplumsal düzeyde kalıcı bir çözüm üretmiyor. Bu yüzyılın en önemli başlıklarından birinin “sürdürülebilir kalkınma” olması tesadüfi değil.  Buna rağmen kimsenin bu gerçekle esaslı bir yüzleşme niyetinde olmadığı görülüyor. Refah göstergesi haline dönüştürdüğümüz tüketim çılgınlığının yer küreyi çöplük haline getirmesini gözardı ediyoruz. Dahası israfın kaynağı olarak faize dayalı borçlanmanın bizleri her geçen gün sömürücü kapitalizmin tutsağı haline dönüştürdüğünü algılamıyoruz bile… “Adalet” kavramı ne sosyal ne de iktisadi yaşantımızın içinde yer bulabiliyor.  Sonuçta güçlünün zayıf üzerindeki hakimiyeti her gün daha da pekişiyor.

Eğer müslüman toplumlar kendilerini yeni bir dünya kurma konusunda istekli bulurlarsa önümüzdeki on yıl içerisinde İslami Finans araçlarını geliştirip yaygınlaştırabilirler. Bugün İslami finans merkezi olarak Londra’nın önde gelmesi, Malezya’nın samimi çabaları ve Dubai üçgenindeki gelişmeler yakın gelecekte 5 Trilyon Dolar düzeyinde olacağı tahmin edilen İslami fonların yönetim merkezleri olacak.

Bu sürece yakın ilgi gösteren İstanbul ise henüz çok küçük bir miktarı -35 Milyar Dolar- Katılım Bankalarında tutabiliyor. Türkiye, finansman açığı olan ve bu yüzden dışarıdan fon sağlamak zorunda bir ülke. Ayrıca, ticari bankacılığın yaygın olarak yerleştiği bir ülke. Katılım Bankalarının mazisi 25 yıllık bir geçmişe sahip. Aktif büyüklüğü sektör ortalamasının yüzde 5’i civarında. Ancak, en azından bugün daha fazla fonu çekmeye çalışıyor. Bu yönde gelişmeleri daha hızlı takip etme anlayışına sahip durumda. AK Parti Hükümeti’nin en önemli projelerinden biri İstanbul’un “Finans Merkezi” olması. Bu projenin önemli ayaklarından biri de İslami Finans kurumlarının İstanbul’a daha yoğun ilgi göstermesi.

Tartışmamız gereken konular hem güncel hem de köklü araştırma yapılması gereken konular… Örneğin; İslam’a göre kredi, borç, ortaklık gibi terimlere nasıl bakmalıyız? Müslümanlar kendi aralarında bir finans kurumu teşekkül ettirip faizsiz borç alıp verebilir mi? Bugün Katılım Bankaları tarafından sağlanan krediler olması gerektiği gibi midir? Ya da Müslümanların borç alıp verme sorununu çözebilmekte midir? Müslümanlar, mevcut finans sistemine tamamen teslim olarak neler kaybetmektedir? Ya da hiçbir koşulda finans kurumlarına bulaşmadan yaşamak zorunda kalan kesimler gerilemekte midir? İslami kültürümüzün karz-ı hasen olarak nitelendirdiği borç verme ilişkisi günümüzde ne kadar uygulanabiliyor? Uygulanmamasının nedenleri neler? Gerçekten faizsiz bir ekonomik sistem kurulabilir mi? Düalist bir yapı içerisinde birbirine karışmadan hem kapitalizm hem İslami finans yürütülebilir mi? İşte bu soruların cevaplarını aramak ve aydınlatıcı bilgiyi paylaşmak amacıyla önümüzdeki haftadan itibaren yeni bir yazı dizisine başlıyoruz.

İşsizlik sorunu ve çözümü (1)

Bundan böyle ekonomi gündemimizin en önemli başlığı işsizlik olacaktır. Zira işsizlik sorununda yeni bir evreye girdik ve yüzde 10’un altında olması gereken işsizlik oranı yüzde 15’e kadar yükselmiş bulunuyor.
İşsizlik sorununun çözümü elbette hükümetin görevidir. Ama bu makaleyi okuyan bazı çevrelerin ‘şimdiye kadar iktidardasınız neden çözemediniz?’ şeklinde yapacağı eleştirilerin haklılık payı yoktur. Zira Türkiye’de son on yılda yaşanan menfur darbe girişimleri, terör saldırıları, bölgesel savaş koşulları, hemen her kıt’ada yaşanan ABD ambargosunun neden olduğu küresel riskler hem siyasi istikrarımızı olumsuz etkiledi hem de ekonomideki yapısal reformları yavaşlattı. Elbette işsizliğin artmasında bu olumsuzlukların payı büyüktür. Ayrıca işsizlik gibi küresel ölçekte yaşanan, güncel ve yapısal bir sorunla ilgili alınacak önlemler sürekli gözden geçirilmeli ve yeniden düzenlenmelidir. Ancak bu sayede artışın önüne geçilebilir.
Hemen ifade edelim ki; işsizlik sorununu bundan yirmi yıl önce tasarlanmış ve merkezden yönetilen teşvik ve destek modeliyle çözmemiz güçleşti. İktisat politikaları yeniden şekillenirken, iş ve meslek türleri değişirken, esnek iş modelleri yaşama geçerken işsizlik sorunu da bu gelişmelerden etkileniyor ve çözümü zorlaşıyor. O halde çözüm modelimizi güncellemeliyiz.
Günümüzde yürürlükte olan Yatırım ve İstihdam Teşvikleri sınırlı etkiye sahip. Örneğin, sigorta ve vergi yükünün hatta maaşın bir süreliğine devlet tarafından sağlanması bile yeterli etkiyi göstermiyor. Eğer alınması gereken önlemleri yerinde ve zamanında alamazsak Türkiye’nin işsizlik nedeniyle siyasi istikrarsızlığa sürüklenmesi söz konusu olabilir.
Yapılması gerekenler nelerdir?
İş dünyası, kredi maliyetleri ve döviz kurlarındaki ani artışlar nedeniyle işlerini küçültme yoluna gidiyor. Öz kaynaklarını eriten bir maliyet enflasyonuyla karşı karşıyalar. Her geçen gün sermaye gereği arttığı için daha fazla kredi kullanmak zorunda kalıyorlar. Kredi faizleri artarken satışlar azaldığı için durgunluk içinde borçlanma riskine girmek istemiyorlar. Döviz tevdiat hesaplarının artması, işletmede kullanılan öz sermayenin üretim yerine banka hesaplarına aktarıldığının göstergesi. O halde kur ve faiz oranlarında istikrar sağlamadan iş dünyasının üretim ve yatırıma yönelmesini bekleyemeyiz. Dolayısıyla en başta makro ekonomik istikrarı tesis etmemiz gerekiyor. Peki ama nasıl?
Yatırım iklimini yeniden oluşturmak zorundayız…
Aslında yatırım ve istihdamı özendiren en önemli unsur makro ekonomik istikrardır. Makro ekonomik istikrar olmadığı sürece siz ne kadar teşvik uygulasanız da sular durulmadan kimse yatırım yapmayacaktır. Döviz kurlarındaki oynaklık dinmeden faiz oranları düşmeyecek, faiz oranları düşmeden ekonomide büyüme sağlanamayacak, dolayısıyla istihdam hacmi artmayacaktır. O halde işsizlikle mücadelede alınması gereken ilk önlem döviz kuru istikrarıdır.
Bilindiği gibi 2001 krizi ardından Merkez Bankası dalgalı kur sistemine geçti. Bu sistem döviz kurlarının müdahale edilmeksizin piyasa tarafından belirlenmesini öngörmekteydi. Uzun dönem için işe yaradığı izlenimi veren dalgalı kur rejimi, siyasi ve ekonomik çalkantıların yaşandığı dönemlerde ekonomide kalıcı hasarlara yol açmaktaydı. Zira fiyat şoklarına neden olabiliyordu. Dalgalı kur rejimi adı üzerinde oynaklığı, belirsizliği çağrıştırmaktadır. Tasarlanan kur rejimine göre dalga boyunun artması durumunda faiz oranları dalga kıran olarak kullanılmaktadır. Ne var ki, bu her zaman işe yaramamaktadır. Örneğin, dünyadaki, bölgemizdeki ve içimizdeki etkenler nedeniyle faiz oranlarının artması işe yaramamaktadır. Kur artışı engellenemediği için enflasyon daha da artmış, faiz oranları artsa da yurt dışından beklenen fon akışı gerçekleşmemiştir. Çünkü dışarıdan fon akışı için sürdürülebilir büyüme gereklidir. Büyüme olmadan sağlıklı fon akışı gerçekleşemez. Bu yüzden işsizlik sorununun çözümü kur rejiminden geçmektedir. Makro ekonomik istikrar için de öyle… Zira nereden yola çıkarsanız çıkın eninde sonunda kur rejimine takılırsınız.
Dalgalı kur rejimini kim geliştirdi?
Dünya’ya Washington Uzlaşması yoluyla batılı finans çevrelerinin empoze ettiği kur rejimi dalgalı kur rejimidir. Bunun nedeni, türev piyasaların çalışması, tahvil ve bono finansman araçlarının yatırım fonları tarafından kontrol edilmesi ve derecelendirme kuruluşlarının para akımını yönetmesidir.
Dalgalı kur rejimi tümüyle spekülatif ve manipülatif etkilere açıktır. Türkiye gibi döviz kurlarının faiz oranlarıyla kontrol edilmeye çalışıldığı ülkelerde, faiz oranlarının yükselerek kaynak maliyetlerini olumsuz etkilemesi kaçınılmaz olarak büyümeyi düşürecek ve işsizliği artıracaktır. Aslında yaşadığımız işsizlik sorununun kaynağını da özetlemiş olduk. Ancak bu sistemden çıkmak sanıldığı kadar kolay değildir. Batı finans kurumlarına entegre edilmiş bir sistemin yeniden restorasyonu sancılı ve yönetilmesi güç bir süreçtir. Bu nedenle milli ve yerli ekonomi politikasının çerçevesi oluşuncaya kadar mevcut dalgalı kur rejiminde yapılabilecekleri tartışmak zorundayız.
İhracata dayalı büyüme modeli işsizliği önlemenin en kalıcı yoludur.
En başta yapılması gereken Türkiye’nin ekonomik koşullarına uygun düşen reel efektif kurun belirlenmesidir. Reel efektif kurun dış ticaret ve cari açığın giderileceği tarihsel seviyeye uygun olan % 70 oranına çıpalanması bizi kur istikrarına taşıyacaktır. Size belki aykırı gelebilir ama bir süre için TL’nin zayıf olması gerekiyor. Ülkeye ihracat ve turizm gelirleri girdikçe, faiz oranlarında azalma eğilimi kendiliğinden oluşacaktır. Halen ihracatımızı artıracak en önemli faktör kur desteğidir. Henüz teknoloji ihraç edemiyoruz. Bu yüzden döviz kurlarının reel efektif kur dikkate alınarak yönetilmesi gerekiyor. Diğer taraftan bu sayede makro ekonomik kırılganlığa neden olan cari açık sorununun giderilmesini de sağlanacaktır. Eğer reel efektif kuru esas alarak hareket edersek faiz oranlarını düşürür ve dövizi ihracat için elverişli düzeyde tutabiliriz. Bunun işlem mimarisine daha sonraki yazılarımda yer vermeyi düşündüğüm için şimdilik bu konuyu kapatıyorum.
Ancak, kalıcı istikrar için bütçe açıklarının da azaltılması gereklidir. Bütçe açıklarını azaltmanın iki yolu vardır. Ya gelirlerinizi artıracak ya da harcamalarınızı kısıtlayacaksınız. En doğrusu gelirlerinizi artırmadan önce giderlerinizi azaltmaktır. Artırmayı düşündüğünüz vergi gelirleri ekonomiden rol ve kaynak çalmanıza neden olacaktır. Genişleyici maliye politikaları her zaman ekonomik krize neden olmuştur. AK Parti dönemi mali disiplinin uzun süre korunduğu ve bu sayede ekonomide istikrarın tesis edildiği bir dönemdir. Sosyal adalet ve gelir dağılımında gözetilen hassasiyet kamuoyundan büyük takdir toplamıştır. Ancak kaynakların daha verimli ve ulusal rekabet gücümüzü artıracak alanlarda harcanması gerekiyor. Kamu harcamalarında 2015 yılından sonra her yıl yapılan seçimlerin de etkisiyle bu ilkelerin dışına çıkıldığını görüyoruz.
Gelirlerimizin artmasına gelince, ihracata dayalı büyüme modelimiz sonuçta; iç tüketimi de canlandıracak böylece vergi gelirleri artacaktır. Esas itibariyle Maliye politikamızın ithalattan alınan vergilerden ziyade yurt içindeki gelir ve kurumlar vergisine, yani “kazancın vergilenmesi” ne dayanması gerekmektedir. Bu sayede bütçe açıkları orta vadede sorun olmaktan çıkacaktır. Daha önce yaptığımız ekonometrik analizlerde ihracatla işsizlik oranı arasında korelasyon tespit etmiştik. Yani ihracat arttığında işsizlik azalmaktadır. Ama dış ticaret fazlasını vermemize sadece reel efektif kurun cazibesi neden olmamalıdır. Uzun vadede Türk malları ucuz olduğu için değil kaliteli olduğu için tercih edilmelidir.
İşsizliğin artmasına neden olan en önemli etkenlerden biri de iş gücü niteliğindeki değişimdir. İş gücü niteliğini her zaman Pazar belirlemiştir. Kişi Başı Milli Gelirimizin 3 bin dolar olduğu dönemde aldığımız ürünlerle 10 bin dolar gelirle aldığımız ürünler aynı değil. Yani harcama sepetimiz değişti. Bu aynı zamanda üretim ve satış süreçlerinin de değişmesine neden olmuştur. İşte; iş gücümüzün niteliği üretim süreçlerindeki bu değişime yeterince ayak uyduramadı ve çoğu ithal ürünü kullanmaya başladık. Milli gelirimizin artması istihdam oranımızı aynı hızla artırmadı. Demek ki harcamalarımız daha çok dış ülkelere yaradı.
Bir başka etken iş güvencesindeki katılıktır. İş güvencesi elbette önemlidir. Ülkemizde nitelikli yatırımların azlığı emek yoğun sektörlerde yoğunlaşma yüzünden işçilik giderleri hep göz önünde oldu. İşverenlerin istihdam artırmada zihinlerindeki en önemli sorun; işler yavaşladığında işten çıkarmadaki zorluklardır.
Firmalarımız rekabetçi olamadıkları için istihdam kapasitemiz artmıyor. Firmalar rekabetçi olabildikleri ölçüde ayakta kalabilirler. Bunun koşulları bellidir. Maliyet avantajı, ürün kalitesi, müşteri sadakati, yenilikçilik, markalaşma… Firmalarımızın ortalama ömrü beş yıl. Açılan şirketlerin kapananlara oranı artan işsizliği önleyemiyorsa rekabetçi firmalarımız sınırlı demektir.
Girişimciliği yeteri kadar desteklemiyoruz. Bugün bir anket yapılsa gençlerimizin büyük çoğunluğu kurumsal firmalarda çalışmak ister. İş kurma becerisi ve isteği ne yazık ki aşılanmıyor. Girişimci yeteneklerimizi ekonominin genel şartları desteklemiyor. Krediye erişimde zorluklar bir yana kredi maliyetleri çok yüksek. Aslında yeni kurulan bir firmayı yüksek faizle borçlandırmak zaten yanlıştır. Yapılması gereken, girişim sermayesi desteğidir. Ama ne yazık ki ülkemizde Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıklarını büyütemedik. Ayrıca, başarısız firmalar yüzünden arkadan gelenlerin cesareti kırıldı. Eğer girişimcilerimizi eğitebilirsek onlara cesaret vermiş oluruz.
Keşke iş gücü maliyetleri asgari ücretten ibaret olsaydı. Ama ne yazık ki iş gücü maliyetlerimiz çok yüksek. Maaş bir yana, neredeyse bir o kadar vergi ve SGK yükü olduğu için işverenler bu yükün altında eziliyor. Satılan malın maliyeti içerisinde işçilik giderleri artarken satış gelirleri artmıyorsa istihdam sağlamada isteksizlik olacaktır. Sigorta ve vergi destekleri bu yüzden işe yaramaktadır. Ama keşke belli bir dönem ya da bölge için olmasa da mevcut çalışanlar için genel bir indirim düşünülse. Kuşkusuz daha etkili olacaktır. Zaten var olan firmalar istihdam sağlayacağına göre, bir yığın bürokrasiyle uğraşmak yerine genel indirim yapılması çok daha isabetli olacaktır. Adil olan da budur.
İnşaat sektörü yerine sanayi, turizm, tarım, enerji, sağlı ve eğitim gibi alanlarda büyümeyi hedeflemeliyiz. Elbette “yatırım” çok geniş bir kavram. Biz burada istihdam sağlayan yatırımlardan söz ediyoruz. Ülkemizde talep canlılığı ve kredi yönlendirmesi sonucu inşaat sektörü hızla büyüdü. Araç satışları arttı. Bunlar refah göstergesi olabilir. Ancak, geldiğimiz noktada ne borçlanarak satın aldığımız konutlar ne de son model araçlar istihdam kapasitemizi artırmadı. Zira işletmeler için değil, tüketim malları için kaynak kullandık. Bugün için yapılması gereken; sanayi, turizm, tarım, enerji, eğitim ve sağlık sektörlerini finans kurumlarıyla ilişkilendirecek yeni mali araçlar geliştirmektir. Gerek ihracata gerekse iç pazara yönelik ürün yelpazemizi artırmaktır.
İstihdam teşvikleriyle yatırım teşviklerini bölgesel politikalardan ayırmalıyız. Yatırım yapmanın bölgesel gelişmişlik farlılıklarını giderecek etkileri elbette olacaktır. Ama yatırım teşviklerini sektörel ve bölgesel bakımdan planlamanın günümüz şartlarına uygun düşmediğini de belirtmek gerekir. Zira yatırım yapabilmek için bilgi ve tecrübeye gereksinim duyulmaktadır. O tecrübe Ege ve Marmara Bölgesinde oluşmuş, kısmen Konya, Ankara, Kayseri, Gazi Antep gibi belli başlı illerde gelişimini sürdürmektedir. Bunun dışındaki illerde tarım ve madencilik gibi doğal kaynakların beşerî servetle buluşması gözetilebilir.
Metropollere yığılma işsizlik sorununun çözülmesini zorlaştıran en önemli etkenlerden biridir. Neden daha fazla işsiz metropollerde yaşıyor? Metropollerde çalışma koşulları daha çetin, yaşam koşulları ağır ve hayat pahalılığı yüksek olmasına rağmen insanlar neden metropollerde yaşamaktan vazgeçmezler? Bunun çok çeşitli nedenleri var. Yirmi yıl öncesi üniversitelerin büyük şehirlerde olması göç için bir neden olabilirdi. Ya da sanayi ve turizm gibi sektörlerin büyük şehirlerde toplandığı gerekçe gösterilebilirdi. Ancak son yirmi yılda Anadolu sathına yayılmış yüzlerce üniversite kuruldu. Buna rağmen buralardan mezun olan öğrenciler yine büyük şehirlerin yolunu tutuyor. İş mi bulamıyor, yoksa hayal ettikleri yaşamı mı Anadolu’da göremiyor? Herhalde ikincisi doğru. Bu yüzden bir süre zorluklara katlandıktan sonra arzuladıkları refah seviyesine metropollerde ulaşabileceklerini düşünüyorlar. Nereden bakarsanız bakın gereksiz bir yığılma var ve en küçük krizde metropoller bundan daha çok etkileniyor. Bu sorunun çözümü istihdam politikalarının bir parçası olmak zorundadır.
Tüketici ve üretici dengesi gelir politikalarının sonucunda şekillenmektedir. Yani kişi başı milli gelirin yüksek olduğu yerler başlı başına çekim merkezidir. Buralara hem üreticiler hem de çalışanlar yakın olmak ister. Üreticiler ağırlıklı olarak pazara yakın yerlere ürün satmak isteyeceklerinden aynı bölgede sanayileşmek isteyecektir. Yani geliri yüksek olan bölgelerin cazibe merkezi olmaları bu yüzdendir. O zaman bir sarmalla mı karşı karşıyayız? Kesinlikle evet. Peki bu sarmaldan nasıl kurtulabiliriz? Anadolu’da kişi başı milli geliri dengelemeden bölgesel gelişmişlik farklarının önüne geçemeyeceğimiz gibi işsizlik sorununu da gideremeyiz. Yani asıl sorunumuz bölgesel gelir dağılımıdır. Kamu yatırım ve sosyal harcamaların bölgesel gelir dağılımını dengelemesi gözetilmelidir.
Teknolojik yeniliklerin ülkemizden doğması veya ülkemizde ticarileşmesi Türkiye’nin işsizlik sorununu kökünden çözecektir. Bu nedenle teknoloji üretimine sağlanacak destekler istihdam imkanlarını önemli ölçüde artıracağı için büyük önem taşıyor. Teknoloji transferi en az teknoloji üretmek kadar önemlidir. Her yeniliği Türkiye’nin tasarlaması elbette mümkün değildir. Ama yeniliğin ticarileşmesini ülkemizde sağlamamız halinde o yeniliği millîleştirmiş oluruz. Bu da istihdam kapasitemizi artırır.
Elinde projesi olan, yeni bir iş fikri olup da sermayesizlik nedeniyle teşebbüse geçemeyen girişimciler daha fazla istihdam olanağı sağlamaları mümkünken bunu gerçekleştirememektedir. Riskten kaçınma nedeniyle iş dünyasına katılım azalmakta dolayısıyla işsizliği azaltacak teşebbüsler hayata geçirilememektedir. Teknoloji Merkezleri ve Teknoparklarda Girişim Sermayesi Fonlarının bir arada olması sağlanabilir.
Buraya kadar temas ettiğimiz konuların üzerinde yeni bir teşvik ve destek sistemi geliştirmek gerekiyor. Bu alanda çalışma arzusu taşıyan, siyasetçi, akademisyen, bürokrat ve iş dünyası temsilcilerinden oluşan katılımcılarla “iş ve istihdam çalıştayı” yapılarak somut kararların alınması gerekmektedir.

Amerika Dünya savaşına mı hazırlanıyor?

Savunma sanayi alanında faaliyet gösteren ABD’li dev şirketlerin borsadaki hisse değerlerindeki artışa bakılırsa bu sorunun cevabı; kesinlikle evet.  Silah endüstrisi hisselerinin özellikle 2011’den sonra NYSE (New York Borsası) genel endeksinden ayrışarak çok daha fazla değer kazanması bu kaygıyı pekiştiriyor.

Malum, Dünya’ya yön veren ülkelerin başında ABD geliyor. Bunun en önemli nedeni 2. Dünya savaşını kazanması. Ancak, bu başarının sırrı sadece savaş kazanmakla açıklanamaz. Aynı zamanda barışın inşasıyla da ilgilenmiş olması, ABD’yi dünyanın egemen gücü haline getiriyor. ABD savaşta ve barışta etkin rol almaya her zaman hazır bir ülke. Bu yüzden insanlığın sonunu hazırlayan uluslararası kuruluşların merkezi olduğu kadar, iyi yönde çaba harcayan uluslararası kuruluşların da merkezi konumunda…  ABD’nin dünyadaki ağırlığını belki de bu çelişkili yapıyı birlikte barındırma yeteneği artırıyor.

Ekonomisini yönetemeyen ülkeleri IMF ile dize getirirken, krizden bunalan geniş toplum kesimlerine Dünya Bankasıyla yardım ulaştırması bu ikili yapıya örnek gösterilebilir. Yine NATO ile oluşturduğu savaş paktını BM Güvenlik Konseyinde dengelemesi ve 50 Milyar dolar savunma anlaşması yaptıktan sonra Filistin konusunda İsrail’i BM’de sıkıştırması, Amerikan düalizmine örnek gösterilebilir.

Amerika, birinci ve ikinci dünya savaşlarını başlatmasa da sonradan katılarak savaşların yönünü değiştirdi. Sanırım bu kez doğrudan ve büyük bir saldırıya hazırlanıyorlar. Obama döneminde bu saldırının tüm koşullarını oluşturdular. Ne yazık ki, savunma endüstrisine yaptığı harcamalar bunun trajik göstergesi…

ABD’li silah şirketlerinin hisse değerlerindeki artış neyi ifade ediyor?

Borsa yatırım fonları, şirketlerin mali tablolarını analiz ettikleri gibi yatırım kararlarını ve alacakları siparişleri de değerlendirirler. Hisse senedinin geçmişteki hareketleri de teknik analizlerle hesaba katılarak hissenin fiyatı oluşur. Ancak hisse fiyatının genel borsa endeksinden ayrışması, mali ve teknik analizden çok, gelecekle ilgili yatırım ve satış hacmindeki değişikliklerin sonucudur. Borsa da hayaller alınır, gerçekler satılır. Acaba yatırım fonları ABD silah endüstrisi hisselerine yatırım yaparken sizce hangi hayali satın almış olabilirler? 

ABD savunma harcamalarının büyük bölümünü karşılayan on dev şirketin özellikle 2011 yılından itibaren genel endeksten koparak yükselişe geçmesi, bu şirketlere yatırım yapanların savaş hayalini satın aldıklarını gösteriyor.

Burada New York Borsası’ndaki savunma sanayi şirketlerinden Lockheed Martin’i örnek olarak vermem konuya ışık tutmaya yetecektir. Şirket ABD ordusunun bel kemiği niteliğinde… Son olarak beşinci nesil F35 savaş uçağı ile dikkatleri üzerine çekti. Gelirinin %95’ini ABD Savunma Bakanlığı, ABD Federal Hükümet büroları ve yabancı askeri kurumlardan elde ediyor. 45 Milyar dolar yıllık net geliri olan şirkette 140.000 çalışan bulunuyor.

Dileyenler bu linkten diğer silah devlerinin borsa hareketlerine bakabilirler.  https://www.thestreet.com/topic/21701/top-rated-equity-aerospace-defense.html

ABD soğuk savaş, sıcak savaş, örtülü açık tüm savaş koşularına her zaman hazır bir ülkedir. Tüm uzantılarıyla dilediği ülkede karışıklık oluşturabilir. Artık bunları herkesin bilmesi gerekiyor. Meselemiz bizim gibi ülkelerin bu şeytanlıkla nasıl başa çıkacağıdır? 

ABD silah endüstrisinin geldiği noktayı henüz geliştirdikleri silahları kullanmadıkları için bilmiyoruz. Ancak, her geçen gün nano teknoloji ve bilişim sektörleriyle destekledikleri silahların etkisini artırdıklarını tahmin etmek güç değil. Uzaya yaptıkları yatırım başta olmak üzere aramızda ciddi mesafe olduğu açık. Belki Rusya ve Çin gibi ülkelerin savunma harcamaları ABD’nin ulaştığı noktaya yaklaşmalarına olanak sağlamıştır. Ama bu ülkelerin bile ABD’yle savaşmak için yeterli olduğunu düşünmüyorum.

 ABD’nin çıkaracağı savaş nasıl engellenebilir?

Ortadoğu ekseninde, Suriye odağında kızıştırmak istedikleri büyük savaş Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın basireti sayesinde önlendi. Bunda Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin’in de büyük rolü var. Suriye’de ABD’nin kışkırtmasıyla Türkiye ve Rusya karşı karşıya getirilmek istendi. Bu çok açık… ABD düalizmi bunu inkâr etse de Putin’in serinkanlı tutumu sayesinde savaştan döndük. Şimdi iki ülke arasındaki işbirliği barışın tesisinde büyük rol oynuyor. Tarih Erdoğan ve Putin’i takdirle anacaktır.

Belki iyimser bir görüş olacak ama kısa vadede yapılacak en doğru şey, yazımın başında değindiğim ABD içindeki iyilerden yararlanmak. ABD’yi durdurmanın yolu yine ABD’den geçiyor. ABD’deki barış yanlısı kuruluşları uyarmanın ve orada kamuoyu oluşturmanın denenmesi gerekiyor. Bunu İran Dini Lideri Hamaney Amerikan gençliğine mektup yazarak deniyorsa biz de denemeliyiz. Keza Putin New York Times’a makale yazarak deniyorsa, Sayın Cumhurbaşkanımız da denemeli. Bütün ülkelerin liderleri seferber olmalı. Amerikan kamuoyu etkilendiği takdirde savaşı önlenebilir. Kamu diplomasisine en çok gerek duyulduğu bir dönemden geçiyoruz. SETA gibi kuruluşların ABD başta olmak üzere çok daha etkin kullanılması gerekiyor.

Umuyorum ki, savaşa yatırım yapanlar avuçlarını yalarlar. 2017 yılının huzur ve güvenin yeniden tesis edildiği barış yılı olmasını diliyorum. Şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifa diliyorum.

AK Parti ve Türkiye’nin değer döngüsü

Türkiye AK Parti döneminde kamu ve özel sektörün birlikte gerçekleştirdiği yatırımlar sayesinde çoğu benzer ülkenin başaramadığı değer döngüsüne ulaştı. Dünya’da kalkınmış ülkelerin gerçekleştirdiği bu önemli atılım sarmalı zenginleşmeyi açıkladığı gibi olağan koşullarda diğer ülkelerle arasındaki mesafenin kapanmayacağını da teyit eder.

Değer döngüsü nedir? Örneğin komşunuz eski binasını yıkarak yeni bir bina yaptı. Bu bina sizin binanızın da değerine değer katacaktır. Oysa siz çivi çakmadınız. Ancak, yanı başınızda yükselen yeni binanın değerinden yararlanıyorsunuz. Hatta tüm mahalle sakinleri de yararlanıyor. İşte bunun gibi; bir ülkede kamu ve özel sektör tarafından yapılan yatırımlar sonucu tüm ülkenin varlıkları yeniden değer kazanır ve bu değerler birbirini olumlu yönde etkileyerek atılım sarmalına dönüşür.

Burada önemli olan değer döngüsüyle kazanılan varlıkların kalıcı ve sürdürülebilir kalkınmaya kaynak teşkil etmesidir. Bu nedenle, yakaladığımız böylesine önemli ve tarihi fırsatın boşa harcanmaması için adil, barışçıl ve güvenli bir ülke olmak zorundayız. Aksi halde Suriye, Irak gibi ülkelerde tersine çalışan “değer kaybı döngüsü” ile karşılaşır, küresel hegemonyanın baskısı altında kalabiliriz. Nitekim, Gezi olaylarından başlayarak 15 Temmuz darbe girişimine kadar olan süreçte küresel hegemonyanın Türkiyeyi dizginlemek için nasıl çaba harcadığını görüyoruz.

Bu sevindirici gelişmeyi benim açımdan eksik bırakan bir şey var. Keşke yakaladığımız bu değer döngüsü bizim kültürel değerlerimize katkı sağlasa. Keşke kültürümüzle yoğrulmuş fiziki ve sosyal değerler üretebilsek ve bu değer döngüsünü daha anlamlı hale getirebilsek. Ancak İslam dünyasına kurulan tuzaklar bunları üretecek tefekkür ikliminin doğmasına izin vermiyor…

Değer döngüsüyle kazanılanı rantçılara kaptırmamak da bir o kadar önem taşır. Zira değer döngüsüyle rant aynı ortamı paylaşmaktadır. Daha doğrusu rant, değer döngüsünün oluşturduğu fırsatların peşindedir. Rantçılar engellenemezse top yekun kalkınmanın yerini belli başlı sektörlere kaynak taşıyan  simsarların oluşturduğu bozuk bir düzen alır. Uzun vadede o alanları da çürütecekleri, üretkenliği durdurarak rekabet gücünü zayıflatacakları aşikardır.

Günümüzde finans yönetimleri kaynakların yeniden tahsisi konusunda en az kamu maliyesi kadar fonksiyoneldir. Bu nedenle kredi kanallarının üretkenliği artıracak, rekabet gücünü geliştirecek alanlara olabildiğince açık, rantçıların geliştirdiği spekülatif alanlara olabildiğince kapalı tutulması hayati önem taşımaktadır.

Rantın en büyüğü arsa spekülatörleri tarafından yönetiliyor. Maalesef Türkiye’de bölgesel gelişmişlik farklılıklarını derinleştiren, kentlerden büyük kentlere göç dalgasını büyüten bu sorun yeterince ciddiye alınmıyor. Rantın, reel karla bir ilgisi yoktur. Ayrıca rant gelirlerinin başta reel ekonomi olmak üzere tüm temel ekonomik faktörleri olumsuz yönde etkilediğini ve israfa dayalı, borçlu bir dünya düzeni inşa ettiğini unutmayalım…

Benim daha büyük endişem, yarım yüzyıldır giderek yaygınlaşan bu rant kültürünün özellikle yeni nesil tarafından benimsenmesidir. Gençler çabuk ve kolay yoldan zengin olma hayalini ne yazık ki rantta görüyorlar. Ama bu balonun ellerinde patlayacağı çok açık…

TL bolluğu dolar kıtlığı

Ekonomik göstergelerin de tıpkı bir canlıda olduğu gibi, kimi zaman ritimleri bozuluyor sonra müdahaleyle yeniden düzeliyor. En gelişmiş ekonomisinden en geri kalmışına kadar mutlaka denge hali bozuluyor ve yeniden kuruluyor. Hatta gelişmekte olan ülkelerde bu ritim bozuklukları daha sık yaşanıyor. Zira büyüme evresi tıpkı ergenlik çağı gibi sorunlu geçiyor. Geri kalmış ülkelerde, sert çıkış ve inişler olmuyor. Zira yoksulluğun olduğu yerde her şey daha yavaş ilerliyor. Gelişmiş ülkelerde de bir oturmuşluk var…

Doların yükselişi üzerine çok şey yazıldı, çizildi. Ben de bunun nedenleri üzerine daha önce bir yazı yazmış ve vatandaşın döviz satarak dolardaki artışı engelleyemeyeceğini ifade etmiştim. Ama bugün yapılan değerlendirmelere baktığımda, bu artışın nedenleri üzerinde daha fazla durmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Şimdi sizi 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarına ve Türkiye’nin koalisyon riskiyle karşı karşıya kaldığı o günlere götüreceğim. Doların kopma noktasını ilgilendirdiği için biraz sabretmeniz ve o günkü koşulları hatırlamanız gerekiyor.

7 Haziran’da, 13 yıllık aradan sonra ilk kez AK Parti’nin tek başına iktidardan düşme riski ortaya çıkmıştı. Kısa bir süre koalisyon müzakereleri olduysa da sonuç alınamayacağı anlaşılınca seçimlerin yenilenmesine karar verildi. AK Parti işte tam bu esnada muhalefet tarafından dile getirilen vaatlerin seçmen tarafından ciddiye alındığını görerek benzeri vaatleri seçim beyannamesine koydu. Sakın bu söylediklerim özellikle Sözcü gazetesi gibi muhalif basın tarafından çarpıtılmasın. Zira bu değerlendirmeden muhalefetin pespayeliği dışında bir sonuç çıkmaz. Seçmenimiz, muhalefetin vaatlerini bile AK Parti’nin gerçekleştirmesini istemiştir, o kadar.

Gerçekten de asgari ücretten, emekli maaşlarına, kamu yatırımlarından, özel kesim faiz desteklerine kadar bir dizi vaat seçim beyannamesine konuldu ve ardından 1 Kasım seçimlerinde beklendiği gibi AK Parti yeniden tek başına iktidara geldi.

Bu vaatler, Bütçe içerisinde önemli düzeyde yük teşkil edecek ve doğal olarak parasal tabanı genişletecekti. Gelir dağılımında önemli ölçüde iyileşme sağlanırken, izlenen Maliye politikasının Para politikasına etkilerinin olacağı açıktı.

Merkez Bankası verilerine göre geçen yıldan bu yana parasal genişleme yaklaşık %20 civarında gerçekleşmiş. BDDK verilerine göre bankalardaki Döviz Tevdiat hesaplarında yaklaşık %-6’lık bir gerileme var. Yani döviz azalırken TL çoğalmış. Bu durumda %20 oranındaki dolar artışını neden başka sebeplerde arıyoruz ki? Dolar kuru 2016 başında 2,94 TL, yıl sonunda 3,54 seviyesinde…Dolardaki artış oranı %20, TL’deki Parasal genişleme %20…

TL’nin bu kadar bollaşması değer kaybını açıklayan nedenlerin başında geliyor ki, Merkez Bankası geçtiğimiz haftadan itibaren TL sıkılaşmasına gidiyor. Bir taraftan repo ihalesi açmıyor, diğer taraftan bankaların kullanacağı kredi limitlerini azaltıyor.

Buna rağmen dolar düşmemekte ısrarlı görünüyor. Ama bu seviyelerden daha fazla yukarı çıkması durumunda, Merkez Bankası’nın elinde spekülatörleri durduracak daha büyük silahları var. Bunları kullanmaktan çekinmeyecektir.

Gelelim faiz lobisinin faiz artırılması yönündeki baskısına. Doğrudur, yatırım fonları yaptıkları değerlendirmelerde “dolardaki yükselişi ancak Merkez Bankası’nın yüksek oranlı faiz artırımının düşürebileceğini” ifade ediyorlar. Böylece dolara olan talebin azalacağını ve TL’nin yeniden değerleneceğini öngörüyorlar. Evet, kısa vadede bu söyledikleri olur ama uzun vadede daha büyük devalüasyonla boğuşmak zorunda kalırız. Oysa şu anda bu sarmaldan kurtulmak için doğrusunu yapıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın faiz oranlarını düşürme konusundaki baskısı kısa vadede olumsuz gibi görünse de uzun vadede Türkiye’yi sıcak paranın spekülatif hareketlerinden ve vurgunlarından koruyacaktır. Diren Erdoğan, diyorum.

Ayrıca, faizler neden artsın ki? Bakın sizin için çok ilginç veriler topladım. Özellikle Ekim 2015 tarihinden itibaren TL mevduatındaki artış dikkat çekiyor. Vatandaş döviz bozdurmuş TL’ye yatırmış, neden? Faizler yüksek diye…

Oysa bize yutturulmak istenen neydi? Faizler düşük, bu yüzden yabancı fonlar belirsizlik var bahanesiyle sermayelerini geri çekecekler. Buyursunlar çeksinler… Daha yüksek faiz veren bir yer varsa gitsinler. Gidemezler, hele bu saatten sonra bu onlara çok pahalıya patlar. Bozdurdukları kurdan tekrar dolar satın almaları mümkün değil… Gitseler de çok geçmeden gelecekler.

Öte yandan Türkiye’nin döviz ihtiyacı her geçen gün azalıyor. İthalatın ihracatı karşılama oranı yükseliyor. Ayrıca, Enerji Bakanımız Berat Albayrak enerji maliyetlerini düşürücü birçok girişimde bulundu. Diğer yandan dolar talebini azaltacak önlemler de kurumlarımızın TL’ye geçişiyle sağlanıyor. Elbette daha atılacak çok adım, alınacak çok önlem var. Bunları da birazdan paylaşacağım.

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Rusya, Çin başta olmak üzere dolar dışında yerli para birimleriyle mübadele yapılması konusunda Merkez Bankaları’nın çalışmalara başladığını duyurdu. Bu gerçekten yıllardır dile getirdiğimiz bir modeldi. Çok şükür doların hükümranlığı sona eriyor. Ama asıl darbeyi biz tüketiciler olarak vurmalıyız ki, belini doğrultamasın.

Ben verilere dayanmayı severim. BDDK verilerine göre 188 Milyar dolar Döviz mevduatı var. Buna karşı 163 Milyar dolar döviz kredisi kullandırılmış. Yani artıdayız. Döviz kredisi kullanmak isteyen bu saatten sonra çıkar mı bilmem? Kredilerin %65’i, Türk Lirası üzerinden kullandırılıyor. Tüketici kredilerinin %99,9’u TL üzerinden kullandırılmış. Yani kendi paramızla borçlanıyor, kendi paramızla ödüyoruz. Bunu Sayın Ali Babacan Kamu Borçlanma politikasına da uyarlamıştı.

Merkez Bankası’nda yükümlülükleri fazlasıyla karşılayacak varlıklar var. Bu yönde bir sıkıntı yok. Dolar’ın TL’deki bolluğa tepki vermesini farklı entrikalara bağlayabiliriz. Ama ben bunun yerine gerçek veriler ışığında milletimizi aydınlatmanın doğru olduğunu düşünüyorum.

Gerçek kişilerin son hafta mevduat dağılımı ise şöyle; Türk Parası mevduatı %59, Yabancı Para %41 düzeyinde. Bu oranın kurlardaki gevşemeyle birlikte %70-%30 şeklinde yeniden oluşacağını söyleyebiliriz. Hazırladığım verilerin başlangıç tarihini 2013 Nisan ayına kadar götürdüm. Bunun nedeni, o tarihlerde ne “Gezi” olayları ne seçim baskısı ne FETÖ ne de PKK saldırıları söz konusuydu. Hatta IMF’den kurtulmanın sevincini, faiz oranlarındaki tarihi dip seviyelerin kıvancını yaşıyorduk. Bu noktayı milat kabul edersek daha sonraki gelişmeleri daha iyi anlarız. Bu dönemde dolar karşısında TL daha değerliydi. Bu yüzden mevduatımızın %68’ini Türk Lirasında %32’sini döviz hesabında tutuyorduk. Bugün en kötü koşullarda dahi Türk Lirasına güven devam ediyor. En iyiyle en kötü arasında %15 oranında bir değişim söz konusuysa bu yönetilemeyecek bir durum değildir.

Peki dolarla ilgili neler yapılmalı?

Aslında ekonomi yönetiminin yapması gereken, vatandaşın tasarrufunu nasıl değerlendireceğini etkilemekten çok, harcamalarını TL olarak yapmaları teşvik etmektir. Sayın Cumhurbaşkanımız düzeyinde, harcamalarımızda ithal ve lüks üründen kaçınmamız gerektiği konusunda çağrı da bulunulması hem insani hem de İslami açıdan çok yerinde olacaktır. Vatandaşımız döviz, altın, borsa ya da katılım hesabı açtırarak, belki de bunların hepsini aynı anda yaparak tasarruflarını değerlendirmek isteyebilir. Tasarruflar yatırımlarımız için kaynak teşkil ettiğine göre, ekonomik sistem içine giren ne kadar tasarruf aracı varsa kabulümüzdür.

Türk Parasının kanunla korunamayacağını rahmetli Özal bize öğretmişti. Ürünleriniz dünyaca tanınır ve rekabet edebilir düzeye ulaştığında Paranızın değerini gerçek anlamda koruyabilirsiniz. Günümüzde tükettiğimiz ürünlerin yüzde yüz yerli olmasını bekleyemeyiz. Ama bunların içindeki yerli oranını artırabiliriz.

Yıllar önce Bilgisayar şirketi yöneticisi “Biz de yerli bilgisayar üretimi için bazı adımlar atıyoruz.” dediğinde, sevinerek bu adımın ne olduğunu sormuştum. İşe karton ambalajıyla başladık demişti. Mesele herkesin bu iş kültürüyle ya da tüketim kültürüyle hareket etmesi.

Tüketici kredisi alırken %99,9 yerli para cinsinden borçlanıyoruz, bununla harcama yaparken %99,9 ithal ürün alıyoruz. Değişen nedir biliyor musunuz? Dövizle borçlanan sizin yerinize bankanın olması. Zira bu ürün için illa döviz bulunacak!

Tüketim harcamalarında ithal bağımlılığının yüksek olduğu ülkelerde döviz oynaklığının giderilememesi, ister istemez asıl soruna odaklanmamızı güçleştiriyor. Bunun yerine Merkez Bankası müdahalelerinden medet ummamıza neden oluyor. Ama bunun sonu yok. Hiçbir ekonomi doktrini, para politikasının tek başına kur istikrarını sağlayacağını iddia etmez. O halde daha köklü tedbirlere ihtiyacımız var. Bunların başında “yerli para, yerli mal” sloganın çevresinde bir tüketim kültürü oluşturmamız geliyor.

Kamu harcamalarında yerli ürün tercihinin daha çok teşvik edilmesi gerekiyor. Kamuya alınan lüks araçların yerli olanlarla değiştirilmesi inanın çok güzel bir başlangıç olabilir. Bunu özel sektör de pekâlâ yapabilir. Ben doğrudan bir markayı ya da ülkeyi hedef almak istemiyorum. Bunun yerine lüksten ve israftan kaçınmamız gerektiğini vurguluyorum. Bu sağlandığında ülkemizin tasarruf oranları yükselecek, daha düşük ve uzun vadeli kredi imkanları doğacak ve bunun sonucunda rekabetçi bir ülke olarak refah düzeyimiz artacaktır. Üstelik refah düzeyimizdeki bu artışı ne yükselen kurlar ne enflasyon ne de faiz oranlarındaki artış elimizden geri alamayacaktır.

Doğru paradigma budur…

 

Yorgan kısa ayak ne yapsın?

 

Sayın Ali Babacan, vatandaşın kredi kartı borcu çığ gibi büyüyüp, geri ödeme sorunları artınca, çareyi kredi kartına çeki düzen vermekte bulmuştu.  Kredi kartlarında geri ödeme zorluğu yaşanmasın diye asgari ödeme sınırını % 25’ten % 40’a yükseltmiş, taksit sayısını 9’a indirmişti. Böylece tüketim dizginlenecek ve vatandaş daha az borçlanacaktı.

Aslında doğru bir düzenleme yapılmıştı. Türkiye gibi gelecekten harcamaya alışmış bir ülkede, kredili alış veriş kolaylığının tüketim çılgınlığına dönüşmesi kaçınılmaz görülebilir. Ödeme günü gelip çattığında ise katlanan borçlar yüzünden kredi kartı mağdurları oluşuyor. Herhalde Kredi kartı mağduru lafını tek kullanan ülke biziz. Çek mağduru, kredi kartı mağduru…  Ayağımızı yorgana göre uzatamıyoruz vesselam. Bir bakıma yorgan mağduru… Yorgan kısa ayak ne yapsın?

İşte yapılan bu düzenlemeyle enflasyonun dizginlenmesinin yanı sıra kredi kartı mağdurlarının oluşmasının da önüne geçilmişti.

Ancak bu önlemlere esnaflar da Bankalar da sıcak bakmamıştı. Ne var ki, bizim bankacılık sektörü her yeni duruma süratle uyum sağlayarak kazancını korumayı başarır. Yine öyle oldu…

Ekonomi yönetimi kredi kartı taksit sayısını sınırlandıra dursun, Bankalar bu önlemleri boşa çıkaracak yeni araçları çoktan geliştirmişti. Hatta ekonomi yönetimi farkında olmadan Bankaların ekmeğine yağ sürmüş oldu.

Günümüzde taksit kolaylığı Bankalar tarafından sağlanıyor. Tüketiciler kredi kartlarıyla tek çekim yaptıklarında mağazalar yerine Bankalar taksitlendirme seçeneği sunuyor. Cep telefonunuza bir mesaj geliyor, alışverişinizde alamadığınız taksit imkânını Banka sunuyor. Tek fark aylık % 2 faizle…

Bankaların faizli taksitlendirme seçeneği bu örnekle sınırlı kalmıyor. Diyelim kredi ekstrenizin asgarisini yatırdınız. Bankanız size geri kalan borcunuzu yine aylık % 2 faizle taksitlendirme seçeneği sunuyor.

Oysa kredi kartının asıl amacı tüketiciye faizsiz taksitlendirme kolaylığı sağlamaktır. Bankalar bu işten sadece komisyon kazanmalıdır. Tüketiciyi bu yolla kredi müşterisi haline getirmeleri son derece yanlıştır. Ayrıca kredi kartlarına uygulanan faiz de çok yüksektir.

Aslında bu duruma müdahale etmesi gereken BDDK, tüm bağımsız kurullar gibi ikilem yaşıyor. Bir taraftan Bankalara sahip çıkmak zorunda… Zira zarar eden Banka, ekonominin genelini tehdit edebilir. Öte yandan tüketicileri korumak zorunda. Şimdi bu durumda Bankalara yaptırım uygulasa, sektör gelir kaybına uğrayacak. Sessiz kalsa, yüksek faizle kredilendirilen tüketici mağdur oluyor.  İşte bu yüzden Kredi kartları ve benzeri konularda siyasi iradenin devreye girmesi gerekiyor.

 

Vatandaş döviz bozdursa doları düşürebilir mi?

Doların neden yükseldiğini tartışmadan nasıl düşürüleceğini belirlemek bizi yanılgıya götürebilir. Aynı vücuttaki ateşin neden kaynaklandığı bilinmeden ateş düşürücü kullanarak iyileşmeyi umut etmek gibi…

Türkiye’de dolar kuru artışı TÜSİAD’ın imada bulunduğu siyasi nedenlerden kaynaklanmıyor. Nedenlerini küresel ve bölgesel ekonomik gelişmelerde aramak en doğru ve yol gösterici olandır. Bunları sırasıyla değerlendirelim…

Kur artışına neden olan en önemli yapısal sorun dış ticaret açığıdır. Dış ticaret dengemiz petrol fiyatlarındaki gerileme ve ithalattaki yavaşlamanın etkisiyle iyileşmektedir. Tüm devalüasyonlarda en önemli faktör ithalatın ihracatla karşılanma oranındaki bozulmadır. Bu oran kriz dönemlerinde %55 seviyesine kadar düşmektedir. Oysa 2016 yılı üçüncü çeyreğinde ithalatın ihracatla karşılanma oranı %70 seviyesindedir. O halde dış ticaret açığının döviz kurlarındaki sıçramayı açıklamak için yeterli olmadığını söyleyebiliriz.

İkinci faktör finans kesiminin açık pozisyonudur. Örneğin bankalar döviz kredileriyle döviz mevduatlarını dengeleyemezlerse açık pozisyona düşerler. Nitekim 1994 ve 2001 yılı krizlerinde birçok banka açık pozisyona düşmüş ve bu yüzden kur artışıyla birlikte batmıştır. Bankacılık sektörüne baktığımızda üçüncü çeyrekte yabancı para net pozisyonu 0,4 milyar TL fazla vermektedir. Bu durumda bankaların açık pozisyonlarının döviz kuru artışını etkilediğini de düşünemeyiz. Zaten Bankaların döviz cinsinden sendikasyon kredilerinde bir sorun gözükmemektedir.  Ayrıca sermaye yeterlilik oranları %16 gibi dünya ölçeğinin üzerindedir.

Özel sektörün Bankalara döviz kredi borcu 176 Milyar dolardır. Buna 224 Miyar dolar dış kredi borcunu da ilave edersek yaklaşık 400 Milyar dolar risk taşıdığını ifade edebiliriz. Ancak, bunun 30 Milyar doları kısa vadeli, geri kalanı uzun vadelidir. Üstelik dış borcun büyük bölümü vatandaşın kendi parasıdır.  Bir nev’i yurtdışıdaki parasını borçlanmış göstererek tekrar ülkeye sokmaktadır. O yüzden Varlık barışı yasası çıkarmıyor muyuz? Varlık barışıyla yapılmak istenen bu paraların kalıcı olarak ve muvazaadan ari yurda sokulmasını sağlamaktır.

Diğer taraftan, 2013 yılından bu yana ülkemizde yaşanan siyasal gelişmelerin ekonomi üzerinde baskı oluşturması nedeniyle şirketler döviz cinsinden kredi kullanımını azaltmış, TL cinsinden kredileri tercih etmiştir. Özellikle 2016 yılı ilk çeyreğinden itibaren kredi talebinde artış olmamıştır. Bu nedenle özel sektörün döviz cinsinden borç stokunda görece olarak azalma eğilimi söz konusudur.

Kamu kesimi borçlanma gereği çok düştüğü için ve bunu da TL cinsinden karşıladığı için devletten kaynaklanan bir döviz bunalımı da söz konusu değildir.

Buraya kadar saydığımız etkenler dolardaki artışı açıklamıyorsa, nedenlerini ekonomik faktörler ve hatta iç etkenlerden çok dış etkenlerde aramamız doğru olacaktır.

Dolardaki artışın en önemli nedeni ABD ekonomisindeki iyileşmedir. ABD’de son yılların en düşük işsizlik oranları yaşanmakta, enflasyon ve faiz oranları son derece düşük seyretmektedir. Bu nedenle FED ’in alacağı kararlar dolardaki değerlemeyi daha da artıracağı varsayımıyla dünyada dolara olan talep artmıştır.

Bundan daha önemlisi doların alternatifleri değer kaybetmektedir. Euro ve Yen bölgesinde durgunluğu gidermek için parasal genişleme önlemleri alınırken, dolardaki artış daha da körüklenmiştir. Çin’de büyüme hızının yavaşlaması Altın ve emtia fiyatlarını düşürmüş, böylece doların saltanatı güçlenmiştir.

Hal böyle olunca ne Merkez Bankası’nın ne de küçük tasarruf sahiplerinin döviz bozdurmasının dolar kuru üzerinde baskı oluşturması beklenemez.

Dolar bir mübadele aracı olmaktan çok tasarruf aracı haline geldiği için gereğinden fazla değer görüyor. Bizim de izlememiz gereken yol, dolarla oynamak yerine alternatiflerini güçlendirmek olmalıdır.

Dolar satarak doları düşürmeye bizim gücümüz yetmeyeceğine göre ekonomimize maliyetini nasıl azaltabiliriz?

Döviz kurlarının gelir tablosunda kambiyo zararı olarak yer alması nedeniyle bir maliyet unsuru olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Yani kur artışı ihracatçının lehine kambiyo karı olarak yansırken, ithalatçı için kambiyo zararı olarak yansımaktadır. Türkiye ihracattan çok ithalat yaptığı için toplamda kur artışından zarar görmektedir. Kur artışından daha az etkilenmek için kısa ve uzun vadeli önlemlere başvurmak zorundayız.

Kısa vadede dolara spekülatif talebi önlemek için borsayı güçlendirmemiz önem taşımaktadır. Önerim enerji KİT’lerinden bir bölümünü borsada halka açabiliriz. Böylece borsaya derinlik kazandıracağımız gibi hareketlilik de getirebiliriz. TBMM KİT Komisyonu Başkanlığım sırasında yaptığım tespitlere göre enerji sektöründeki KİT’lerin %25’inin halka arzı ile 20 Milyar Dolar gelir elde etmek mümkündür.

Ayrıca, Özelleştirme İdaresi, TOBB, TESK gibi kuruluşların elindeki fonları borsadaki şirketlerden pay alarak kullanmaları durumunda spekülatif dolar talebi yerine tasarruflarımız kar dağıtan reel sektöre aktarılabilir.

Kamu bankalarımızın Fiyat Karlılık Oranları 5 yıla kadar düşmektedir. Bu kelepir fiyatlardan hisse senedi almak yerine daha da artacağını düşünerek dolar satın almak çok büyük bir hatadır. Unutmayalım ki, gereğinden fazla değerlenmiş dolar kurları en başta Amerika’ya zarar verecektir. Bu yüzden bu çıkışın inişi olacağını hesaba katmak gerekir.

Son olarak Hükümetimizi uyarmamız gereken bir başka soruna dikkat çekmek istiyorum. Dolardaki artışla eş zamanlı olarak Foreks reklam furyasını başlattı. Foreks nedir? Örneğin 1000 dolarınız var. Bununla hesap açıyorsunuz. Size 50 bin dolarlık alım hakkı veriyorlar. Dolar bir günde %1 arttığında 50 kaldıraçla 1000 dolarınızla 500 dolar kazanç elde ediyorsunuz. Bu tatlı hayale kapılarak hareket edip Foreks oyununa katılan fayans işçisi bir hafta içerisinde elindeki 1000 doları da kaybediyor. İstisnalar var elbette ama çoğunluğu elindeki kaybediyor. Hükümetimiz Foreks piyasalarını yasaklamasa bile, en azından kaldıraç oranlarını sıfırlamalıdır. Foreks piyasalarda dolar spekülatörleri ve aracı kurumlar dışında kimsenin para kazanma olasılığı yoktur ya da Milli Piyango biletinden fazla değildir.

 

DOLAR ZİRVESİ VE ZİRVEDEKİ DOLAR

Dolar zirve üstüne zirve yapıyor. Bu yüzden Ekonomi Koordinasyon Kurulu da Beştepe’de zirve yapıyor. Dolar ağaca tırmanan kedi misali çıktı çıkmasına da orada sürekli kalma şansı yok. İneceği kesin ama süzülerek mi, yoksa çakılarak mı iner o tartışılır. Piyasa ekonomisi üç sütun üzerinde yükselir. Bunlar; fiyat, faiz ve döviz kurlarıdır. Bu sütunlardan birinde bir sarsıntı olursa tüm yapı etkilenir. Ekonomik sarsıntılar aynı depremde olduğu gibi biriken enerjinin birdenbire açığa çıkmasıyla meydana gelir. Her şey devalüasyonla başlar. Arkasından faiz artışı gelir ve son olarak her ikisi birden enflasyonu yükseltir. Böyle bir kriz yaşandığında TL alacaklarınızın değeri yarıya inerken, döviz borçlarınız ikiye katlanır. Bununla kalsanız iyi. Ayrıca banka kredi borcunuz varsa borcunuz kısa sürede ödenemez hale gelebilir. Ancak tüm ekonomik sistemler uzun vadede dengeye ulaşır. Yukarıda saydığımız parametrelerde denge sağlanıncaya kadar yavaş yavaş şiddetini kaybeden sarsıntıların olması doğaldır. Bütün bunları anlatmamın sebebi malum. Dolar aldı başını gidiyor. Merkez Bankası yıl sonu dolar tahminini revize ederek 3,18’den 3,34’e yükseltti. Bu günlerde zaten 3.34’ün üzerinde seyrediyor. Ekonomi yönetimi döviz kurlarındaki artışın geçici olduğunu savunuyor ve daha çok Trump etkisine ve FED açıklamalarına bağlıyor. Bunda haklılık payı olsa da Dolar’daki artışın iyimser tahminlerle değerlendirilmesi bizi yanılgıya götürebilir. Ekonominin temellerinde bir sarsıntı yoksa ve sütunlarda oluşan çatlakları tamir edebiliyorsak o halde bu durumu geçici görebiliriz. Burada sadece kendi ülkemizdeki ekonominin temellerini kastetmiyorum. Yazımın başında “piyasa ekonomisi” diyerek giriş yaptım. Zira dışa açık bir ekonomide hesaplar sadece kendi ekonomik sisteminiz üzerinden yapılmaz, aynı zamanda bölgesel ve küresel etkileri de hesaba katmanız gerekir. Dünya’da FED ’in faiz artışı ve bunun dolar talebi üzerindeki etkileri tartışılıyor. 1998 yılı Amerika finans krizinden bu yana neredeyse on yıl geçti. Bu süre zarfında Amerikan Merkez Bankası ve Hazinesi dünyaya dolar enjekte ettiler. Dolardaki tarihi düşüşü petrol fiyatlarındaki tarihi tırmanışla dengelemeye çalışsalar da dünyada finansal genişleme yaşandı. Döviz bolluğundan finans ihtiyacı olan bize benzer gelişmekte olan ülkeler yararlandı. Şimdi tam tersi durum söz konusu. Dolar yükselirken petrol fiyatları düşüyor. Bir anlamda terazinin bir kefesinde petrol diğer kefesinde dolar bulunuyor. Eğer her ikisi birden yükselirse işte o zaman yandık. Körfezde yaşanan savaş sona ermezse, her ikisinin de değişik nedenlerle artması mümkün. Diğer taraftan Çin’in büyüme hızında yavaşlama emtia fiyatlarını düşürdü. Küresel ekonomide Ortadoğu krizinin derinleşmesiyle birlikte yine ciddi yavaşlama söz konusu. Avrupa’daki resesyon bir türlü giderilemiyor. İşte böylesine daralan bir dünya ekonomisinde Türkiye’nin iç dinamikleriyle krizi kontrol edebilmesi elbette beklenemez. Sadece Maliye politikalarımızın başarılı olması, bütçe disiplini sağlanması da sorunu çözmüyor. Kaldı ki; tüketimini borçlanarak yapan bir ülkede borçlanma imkanları da sınırlanmışsa, talep daralmasından en çok etkilenecek kamu maliyesidir. Bu durumda bütçe açıklarının oluşması kaçınılmazdır. 2016 başında dolar kuru 2,94 seviyesindeydi. Bugün %18 artışla 3,36 düzeyinde. Enflasyon %7.28 artarken dolar kuru iki katın üzerinde artıyorsa, bunun faiz ve fiyatlar genel düzeyine yansıması kaçınılmazdır. Petrol fiyatlarındaki düşüş sayesinde enerji maliyetlerimiz dolardaki artış kadar artmasa da bunun sağladığı imkân sınırsız değildir. Nitekim petrol fiyatları da artma eğilimine girmektedir. Elimizde döviz girişini sağlayacak iki önemli araçtan birini kaybettik. Turizm gelirlerimiz Rusya krizi ve terör mücadelesi nedeniyle düştü. 25 Milyar Dolar’dan 12 Milyar Dolar’a geriledi. İhracatımız azalsa da ithalat daha çok azaldığı için dış ticaret dengemiz kısmen korunuyor. Ama ithalatın azalması aynı zamanda vergi gelirlerinin azalması anlamına geliyor. Sonuç olarak, dünyada parasal genişleme durdu ve para darlığı başladı. Büyüme oranları düşüyor. Ortadoğu’da savaş ve mali kriz derinleşiyor. Zengin körfez ülkeleri borçlanır hale geldi. Belirsizlikler arttıkça yatırım ve tüketim harcamaları kısılıyor. Üretimdeki daralmanın etkileri işsizlik oranlarında görülmeye başlandı. Büyüme düşerken bütçe disiplinini korumak zorlaşıyor. Bu karamsar tablodan çıkmak için dünyadaki toparlanmayı beklemek zorunda değiliz. Bilakis dünyadaki etkileri lehimize çevirmek mümkün. Bunun için öncelikle ekonomiye daha fazla zaman ayırmalıyız. Dövizdeki dalgalanmaları dövize müdahale ederek durduramayız. Spekülasyon döviz üzerinde yapılıyorsa alternatiflerini güçlendirmeliyiz. Örneğin dövize yatırım yapanlar kısa vadede karlı çıkacaklarını düşünerek ya da döviz borçları yüzünden döviz satın almaktadır. Oysa likit yatırım alanlar dövizle sınırlı değildir. Altın ve hisse senedi piyasası da kur riskinden korunma yolu olarak görülebilir. Böylece dikkatleri dış varlık olan dövizden iç varlık olan hisse senedine çekebiliriz. Bunun için faiz oranlarıyla oynamamız da gerekmiyor. Bilakis faizlerin düşmesi Borsa yatırımcısını koruyacaktır. Paniğe gerek yok. Fiyat istikrarı ve finansal istikrar uzun vadede kurları dizginleyecektir. Bunun için Maliye ve Para politikalarının uyumu kadar siyasi otoritenin söylemleri de büyük önem taşıyor.