Teşekkürler Moody’s

Teşekkürler Moody’s
Bizi bir dertten kurtardın. Not artırdığın günden beri Hasan Cemal gibileri ha bugün ha yarın notumuzu düşürmeni bekliyordu. Nihayet kararını verdin.
Ancak…
Not artırdığında asgari ücret 800 TL’ydi, notumuz düştüğünde 1300 TL…
Not artırdığında cari açık yüzde 10’lara çıkmıştı, not düşürdüğünüzde yüzde 4,5’lara indi…
Not artırdığında faizler yüzde 5’lerden yüzde 12’lere tırmanmıştı, not düşürdüğünde 12’lerden 7’lere düştü…
Not artırdığında emekli maaşlarına zam yapamamıştık, not düşürdüğünde emekli maaşları hayli arttı.
Not artırdığında gezi eylemleri başlamış, köprü baraj yapılması engellenmek istenmişti, not düşürdüğünde Yavuz Sultan Selim, Osman Gazi Köprüleri hizmete açıldı…
Not artırdığında FETÖ’ cüler at koşturuyordu, not düşürdüğünüzde temizleniyor…
Notumuzu artırdığında kredi kartı taksit sayısı 9’a düşmüştü, şimdi taksit sayısı artıyor…
Hükümet bütçe fazlası veriyor, Moody’s not indiriyor,
Hükümet otomatik bireysel emeklilik fonu kurarak tasarrufları artırıyor, Moody’s not indiriyor,
Stratejik altyapı yatırımlarını, sermaye piyasalarını ve dış yatırımları desteklemek için Varlık Fonu kuruluyor, Moody’s not indiriyor.
Türkiye 27 çeyrekte kesintisiz büyüyor, Moody’s not indiriyor.
Başbakan Binali Yıldırım teşvik paketi açıklıyor, Moody’s not indiriyor.
Türkiye kenetleniyor FETÖ darbe girişimini engelliyor, Moody’s not indiriyor.
Türkiye DAEŞ mevzilerini vuruyor, Suriye sınırından terör örgütlerini söküyor, Moody’s not indiriyor.
Binali Yıldırım, düşmanlarımızı azaltacağız, dostlarımızın sayısını artıracağız diyor, Moody’s not indiriyor.
Rusya’yla ilişkilerimiz normalleşiyor, Moody’s not indiriyor.
Bu nasıl not ki, Türkiye safralarından kurtuldukça notu düşüyor?
Notumuzu yatırım yapılabilir düzeye çıkardığın 2013 yılından bu yana başımıza gelmeyen kalmadı. Sen notumuzu yükselttin, Gezi olaylarıyla Türkiye’yi karıştırdılar. Notumuzu yatırım yapılabilir seviyede tuttun, FETÖ ‘nün 17/25 Aralık Hükümeti devirme planı devreye sokuldu. Sen hala Türkiye’yi yatırım yapılabilir seviyede görüyordun, bu kez 15 Temmuz darbe girişimiyle karşılaştık.
Sen yatırım yapılabilir gördüğün için Türkiye’ye yatırım falan yapılmıyor. Bilakis elimizdekileri de alıp götürüyorlar.
Bizim iktisatçılar da telaşa kapılıp kendilerini fazla üzmesinler. Zira Moody’s sıcak parayı nereye götüreceğini kendi de bilmiyor. Notu A olan ülkeler parayı negatif faizle kullanıyor. Notu B olan ülkeler içinde Türkiye’ye değil de Uganda’ya mı yatırım yapacaklar, yoksa Yunanistan’a mı? Guatemala ya da Angola’ya mı? Belki Papua Yeni Gine’ ye, olmadı Kenya’ya?Türkiye’den daha iyi seçenekleri yok denecek kadar az. Bu faizleri veren ülke zaten yok? Olsa Moody’s dur dese durmazlar…
Dünya’ya not yağıyor da Türkiye mi eksik kaldı? Hangi ülkenin notu artmış, merak ediyorum?
Oyuna gelmeyelim…
Kış dönemleri ekonomideki üretkenliğin mevsimsel etkilerle azaldığı, gıda fiyatlarının arttığı, enerji faturalarının kabardığı bir dönemdir. Bu yüzden enflasyon, döviz kurları ve faiz oranlarında nispi artışlar olabilir. Bu yüzden panik yapıp faiz lobisinin oyununa gelmeyelim.
Şimdi kredi derecelendirme kuruluşlarını IMF gibi ters köşe yapmamız mümkün. Nasıl 2008’de IMF olmadan küresel finans krizini atlattıysak, aynı şekilde derecelendirme kuruluşlarının not kırdığı dönemi de başarıyla atlatacağız. Dünyanın sonu gelmediğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Önemli olan bizim yatırımcılarımızın ülkemize karşı inancını koruması ve sorumluluğunu yerine getirmesi. Hep birlikte yarından itibaren oluşturulmak istenen havayı dağıtabiliriz. Bunun için ne yapmalıyız? Bunu da Maliye Bakan Yardımcımız Sayın Dr. Cengiz Yavilioğlu gayet iyi açıklamış:
“Darbe girişiminin finansal ve reel sektör üzerinde doğurabileceği olumsuz etkileri ortadan kaldırmak ve kredi derecelendirme kuruluşlarının doğurduğu olumsuz algıları yönetebilmek için her şeyden önce…
Demokratik kazanımların korunması mücadelesinin bir benzerinin ekonomik alanda da verilmesi elzemdir. Bu bağlamda öncelikle kamuoyunun bu konuda sürekli aydınlatılması, kırılganlıkların sürekli takip edilip, sorun yaşandığında müdahale edilmesi ve yapısal reformların ilerletilmesi gerekmektedir.
Hükümet; reel sektörü destekleyen kanun tasarı ve tekliflerini Meclis’e göndererek, teşvik ve destekleri artırarak, kamuya ait yatırımları hızlandırarak durumu iyi yönetmekte, olumlu piyasa beklentilerini güçlendirmektedir.
En önemli risk unsuru döviz kurları olarak görünmektedir. Eğer yerleşikler TL’de kalırlarsa bu risk önemli ölçüde azalacaktır. Bu anlamda TL’de kalma konusu yerli ve milli bir duruş sergileme anlamına gelmekte ve Türk toplumu bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır.
Sürecin uluslararası ayağının çok iyi takip edilmesi, kriz sırasında ve sonrasında yapıldığı gibi, yabancı yatırımcıların doğru bir şekilde bilgilendirilmeye devam edilip, özellikle doğrudan yatırımcıların ülkeye getirilmesinde gerekli mekanizmaların daha hızlı bir şekilde etkinleştirilmesi yararlı olacaktır.
Dış talepte beklenen canlanmanın yaşanmadığı, turizm gelirlerinin önemli ölçüde gerilediği bir ortamda iç talebi genişletecek politikaların çeşitlendirilerek geliştirilmesinin olumlu sonuçları olacaktır.
S&P’un not indirimi yapmasından önceki Türkiye kredi notu da yatırım yapılabilir seviyenin altında olduğu için piyasalar üzerinde sarsıcı etki doğurması beklenmemektedir. Ancak Moody’s ve Fitch’in de bu sürece dahil olarak Türkiye’nin kredi notunu düşürmeleri halinde hisse senedi, yerel tahvil ve eurotahvil piyasalarından çıkışlar olabilecektir. Bu bağlamda uluslararası derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmelerini daha objektif yapmaları konusunda onlarla işbirliği imkânları daha da artırılmalıdır.
Bütçe disiplininden taviz verilmediği, TCMB’nin piyasada likidite sıkışıklığı yaşanmasına kesinlikle izin vermediği görüldüğünde bu kuruluşların olumlu tavır takınması olasıdır. Ancak buna rağmen söz konusu kuruluşların art niyetli değerlendirmelerinin devam etmesi halinde başka derecelendirme kuruluşlarının da (örneğin Japon kredi derecelendirme kuruluşu olan JCR) bu süreçte etkin kılınması yararlı olacaktır. ”

Ulusalcıların derdi ne?

Ulusalcılar geçenlerde yazdığım “ Devlet aklı tamam da ille de siyasi akıl “ yazımı işlerine nasıl geldiyse öyle haberleştirdiler. Yazımda öne çıkarmak istediğim tema, devlet içinde yuvalanmış vesayet odaklarının birbirinin yerine geçme kavgasını, siyasi akılla engellenmek üzerineydi. Ne var ki Sözcü gazetesi asıl vermek istediğim bu mesajı çarpıtıp, yazımın birkaç paragrafını kendi algı yönetimine malzeme yapmayı ve şahsım üzerinden AK Parti’ye saldırmayı hedefledi.

Evet, FETÖ’yle mücadelede geçmişin muhasebesini yaparak geleceğe yön vermek en başta siyasilerin görevidir. İşte bu yüzden Sayın Cumhurbaşkanımız samimi değerlendirmelerde bulunuyor. FETÖ’nün dini motifler arkasına gizlediği şeytanca emelleri açık yüreklilikle anlatıyor. Ancak anlattığı onca şey arasında “kandırıldık, hata yaptık” ifadesi sürekli ön plana çıkarılıyor.

Aslında “bu yapıyı kim kurdu, kim geliştirdi, kim kullanıyor?” diye tartışmamız gerekmiyor mu? Ama bu çevreler sonuçta bir ucu kendilerine dokunacağı için işi derinlemesine tartışmak istemiyor. Kendi çıkarlarına geldiği şekilde algı oluşturmayı tercih ediyorlar. Amaçları en başta Recep Tayyip Erdoğan’ı küçük düşürmek ve karalamak…

Peki, bu oluşturulmak istenen algıya karşı bizim bir cevabımız olmayacak mı? Gerçekten bu yapıyı kim kurdu? 1970’li yıllardan itibaren faaliyetlerini içine yerleştiği vesayet odaklarından ustaca gizleyen, yani takiye yaparak sinsice ilerleyen bu yapıyı kim kurdu? Amacı vesayetçileri tepeleyip, vesayet tahtına geçmek olan bu ihanet örgütünü kimler kullandı?

Dini imajına bakarak İslamcılar kurdu deniyorsa, bu yapı neden en eski İslami siyasal hareket olan RP’ne sürekli mesafeli durdu? Neden Bülent Ecevit’e şefaat edecek muhabbeti Erbakan hocaya göstermediler?

FETÖ elebaşının 28 Şubat post modern darbesini bahane ederek ABD’ye yerleştiğinde, geride bıraktığı imparatorluğa neden dokunulmadı?

Şu iddiayı ortaya atmak sanırım yanlış olmayacaktır; devletin içindeki paralel yapı henüz FETÖ’nün kontrolüne geçmemişken, bu örgütü pis işlerde kullanarak hem denediler hem de yetiştirdiler.

Danıştay saldırısı, Hrant Dink cinayeti gibi eylemlerin arkasından bu örgütün çıkması kuvvetle muhtemel. O halde tam da Cumhurbaşkanı seçimleri arifesinde gerçekleşen bu eylemlerin, AK Parti’yi köşeye sıkıştırmaktan başka ne hedefi olabilir? Maksat buysa, FETÖ kime daha yakın duruyor? AK Parti’ye mi, yoksa onu yıkmak isteyen üst akla mı?

Gerçekte kumpas AK Parti’ye kurulmuştur. Gelecekte mutlaka bununla ilgili çok sayıda bilgiye ulaşacağız. Ayrıca, “kandırıldık” dediğimiz için tek kandırılanın biz olduğunu mu düşünüyorsunuz? FETÖ ve diğer karanlık yapıları yönetenler sizi de kandırmış olamaz mı?

Özellikle, 367 garabetini ortaya atanlar, 27 Nisan Bildirisini hazırlayanlar, AK Parti’ye kurdukları kumpasın gerçekte FETÖ’ye yarayacağını hesap etmişler miydi?  CHP’yi kaset skandalıyla tuzaklayarak ele geçirmek isteyen bu yapı, MHP’nin kurmaylarına benzeri tuzaklar kurduğunda, FETÖ neden doğrudan suçlanmaktan kaçınıldı?

AK Parti iktidarını sandık dışında dize getirmeyi düşünen çevreler asıl kumpasın Ordu’ya değil AK Parti’ye kurulduğunu gayet iyi bilirler. Ama bunu söyleyecek ne yürekleri, ne de vicdanları var.  

Şüphesiz AK Parti’yi ayıran en önemli fark; vesayet odaklarına teslim olmak yerine onlarla mücadeleyi ilke edinmesidir. AK Parti kadroları başta olmak üzere bu ilke etrafında kenetlenen herkes, ülkemizi esenlik dolu yarınlara taşıyacaktır. Yenikapı ruhu budur…

Devlet aklı tamam da ille de siyasi akıl

Sayın Cumhurbaşkanımız Valileri kabulünde önemli mesajlar verdi. Bunlardan en önemlisi, FETÖ ile bağlantısı nedeniyle görevden uzaklaştırılan memurlar için Milletvekili ve Bakanların araya girmelerine ilişkin uyarısıydı. Aldığı bazı şikayetler üzerine bu uyarıyı yaptığı anlaşılıyor.

 

Ancak, ortada bir sorun var. Bir taraftan bu işin yarışa dönüştürülmemesi vurgusu yapılıyor, diğer taraftan suçsuzluğuna inanılan kişiler için araya girilmesi istenmiyor. Eğer at izi ile it izi birbirine karıştırılmışsa siyasi gözleme değer vermek yerinde olmaz mı? 

 

Bürokratlar Milletvekillerinin kendileri üzerinde baskı kurduğunu, yersiz ve yanlış taleplerle kendilerini bezdirdiğini fırsat buldukça büyük bir ustalıkla üst mercilere aktarır. AK Partili Milletvekilleri de Tayyip beyin ikazlarıyla hizaya gelir ve sonunda bürokrasi kendi bildiğini okur. 

 

Buna itirazım var…

Çünkü, 15 Temmuz gecesi ve sonrası meydanlara koşan bizlerdik. AK Parti teşkilatları olmasa o meydanları Valiler doldurabilir miydi? Milletvekilleri, Belediye Başkanları, İl Başkanları olmasa halka olup biteni kim anlatacaktı? Bence bu noktada AK Parti Teşkilatları, Belediye Başkanları, Milletvekilleri ve Bakanlarımızın siyasi aklı devreye sokulmalıdır.

 

Eğer AK Parti içinde FETÖ’cüleri korumaya çalışanlar olduğu şüphesi varsa o başka. Ancak ben, AK Parti içinde hala FETÖ’cü olduğunu sanmıyorum. 17/25 Aralık sonrası devlet içinde yuvalanmış FETÖ’cülerin olduğu kesin. Ama biz içimizdekileri bizzat Sayın Cumhurbaşkanımızın hassasiyetiyle temizledik. Bu yüzden bazılarının fırsattan istifade AK Parti’nin içini karıştırmalarına izin verilmemelidir. Bu yönde Genel Başkan Yardımcımız Hayati Yazıcı’nın beyanatı yerindedir. 

Eğer hala birileri varsa da bunun kolayca tasfiye edilmesi mümkündür. Bunun için OHAL yetkilerine gerek yoktur.Nitekim bazı ilçe yönetimlerinde değişimler oluyor. 

 

İki konuda uyarıda bulunmak zorundayım. Birincisi, Devlet içindeki paralelcilerin tasfiyesi bürokratlar kadar siyasilerin de sorunudur. Hatta siyasilerin daha büyük sorunudur. Devlet içinde devleti biz kurmadık. Ordu’ya değil AK Parti’ye kumpas kuruldu. Bir taraftan 27 Nisan bildirisiyle, 367garabetiyle, Parti kapatma davalarıyla sıkıştırdılar, diğer taraftan bunu yapanları tasfiye ederek paralel yapıyı kurdular. Sonra da MİT Müsteşarı, 17/25 Aralık operasyonları ve 15 Temmuz meşum darbe girişimiyle üzrerimize çullandılar. 

 

Şimdilerde geçmişin darbeci generalleri fırsatı ganimete çevirme derdindeler. Sivil vesayetten bahsetmeye başladılar. Şunu bilelim ki Ergenekon, Balyoz operasyonlarını biz yönetmedik. O zaman bazı arkadaşlarımız darbecilerin tasfiye edildiğini düşünüyor ve buna seviniyordu. Ama gerçekte bu operasyonların AK Parti’yle bir ilgisi yoktu. Birileri yapıyor, biz de işimize geldiği için sessizce izliyorduk. Sonuçta bu operasyonların arkasında paralel yapının olduğu ortaya çıktı.

 

İkincisi, aynı hataya yine düşebiliriz. Şimdi siyasi akıl yine dışlanıyor. Milletvekilleri, Bakanlar, Belediye Başkanları özenle bu sürecin dışında tutuluyor. Yine süreci başkaları yönetiyor ve sonrasında kimin yerine kimin geçeceğini bilmiyoruz. Ama sonuçlarına katlanan yine biz olacağız. 

 

Tartışmanın özüne dönecek olursak,önemli olan bu savaşı kazanmaktır. Devletimizi korumak, istiklalimizi ve istikbalimizi muhafaza etmek hepimizin görevidir. Vallahi bürokratlardan çok daha fazla bu işin peşindeyiz. Sahayı da iyi tanırız. Milletvekili arkadaşlarımız, Bakanlarımız, Belediye Başkanlarımız en az Valilerimiz kadar işin vahametinin farkında ve sahadaki olup biteni iyi biliyor.Öyleyse başarmak için Valiler de, Vekiller de birlikte çalışmak zorunda.

 

Bu terör örgütünün üç katmanı var. Bizzat Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle, altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanet çetesi…

Mükemmel bir tanımlama…

 

Şimdi bakalım bu katmanlarda neler oluyor?

İhanetin beyin takımı, 17/25 Aralık sonrası firar etti. Dışarıda yeni bir hayat kurdular. Paraları, pulları var ve onları maşa olarak kullananların koruması altındalar. Eğer onları rahat bırakırsak yazıklar olsun bize…

Üst kesitte olup da yakalanan alçaklara en ağır cezayı vermemiz gerekiyor.

Ortadaki ticaret erbabına yönelik operasyonlar sürüyor. Ekonomik anlamda örgüte büyük darbe vuruldu. Belki FETÖ mücadelesinde en iyi yönetilen kısmı burası. Bu kararları verenlerin cesaret ve kararlılıklarını takdirle karşılıyorum. Ama bunların borçlu oldukları kesimlerin mağdur edilmemesi gerekir. Bir de alınan kararların etki analizleri yapılması yerinde olur.

İbadet tabanına gelince…

Bunların bir bölümü 17/25 Aralıktan sonra örgüte destek vermeye devam etti. Çünkü 17/25 Aralık operasyonlarını bizim gibi okuyamadılar.

Sırası gelmişken, eğer bir milat belirleyeceksek bu kesimden kesime değişmelidir.

Mesela;

– MİT Müsteşarına yapılan operasyon Hükümet için milat kabul edilmelidir.

– 17/25 Aralık AK Parti Teşkilatları için milat kabul edilebilir.

– 15 Temmuz 2016 Türkiye için milat olmalıdır.

 

17/ 25 Aralık toplumun birçok kesimi tarafından bilinmiyor. Gezi olaylarıyla karıştıranlar dahi var. 

17/ 25 Aralık sürecinin birçok insan için dönüş yapmaya etkisi olmadı. Yıllarca Allah rızası için malını mülkünü hibe edenler,bunların bir anda heba olduğunu görmek istemedi. 17/25 Aralık’tan sonra örgütten kopanların çoğu AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan aşığıydı. Diğerleri siyasete mesafeli veya farklı siyasi partilere mensuptu. 

Altta yer alan ve ibadet aşkıyla hareket edenlerin ayrışması kolay değil. Asya Bank’ta hesap açtırmış, Sendikalarına Derneklerine üye olmuş, Çocuklarını okullarına dershanelerine göndermiş…Diyebilirsiniz ki bunların ibadet aşkıyla ne ilgisi var? Haklı olabilirsiniz ama bu tezgâh, dini motiflerle ve çok iyi yetişmiş ajanlar tarafından şeytani bir ustalıkla gizlendi.

 

Okulların FETÖ kriteri olmaktan çıkarılması gerekir. Vatandaş Asya Bank’taki hesabını kapatır gibi okuldan ilişiğini kesememiş olabilir. “Viran olası şu hanede evladı ü iyal var…”diye boşuna dememişler. 

Bir de o okullarda okuyan çocuklar ne yapacaklar? “ Bu okula gönderdi diye babamı işten attılar, kim bilir bana neler yaparlar? “ demeyecekler mi? Siz olsanız böyle düşünmez misiniz?

İşte bunları devlet aklı düşünemeyebilir. Siyasi akla bu yüzden ihtiyaç var.  Önerimi tekrarlıyorum; bu FETÖ denen örgütle savaşmak için devlet aklıyla siyasi akıl birlikte çalışmalıdır.

 

Siyasi akla itibar etmezseniz ne olur anlatayım…

12 Eylül cuntası ülke genelinde anarşiyi önledi. Ne var ki anarşiyi önlemede kullanılan taktikler Güneydoğu’da PKK ‘nın hızla gelişmesine ve askere saldırmasına neden oldu. Oysa 12 Eylül öncesi örgütler birbirine saldırsa da askere, polise saldırmıyordu. Kenan Evren öylesine faşizan baskı kurdu ki, Kürtleri PKK’nın kucağına itti. PKK hedef büyütme fırsatını böylece yakalamış oldu. Kürtlerin de saygı duyduğu Peygamber ocağı o gün bu gündür terör örgütleri karşısında hedef durumuna geldi.

 

Devlet aklı ekonomide de yetersiz kalır. 12 Eylül döneminde ithalat yasaklanmış, Türkiye içine kapanarak Türk Parasını korumaya çalışmıştı. Özal imdada yetişmese devlet aklı Türkiye’yi çoktan batırmıştı.

Devlet aklı demokrasiyi de geliştirmez. Siyasi akıl olmasaydı bugün Mısır’dan farkımız kalmazdı. 

 

Sonuç olarak siyasilerin yaptığı müdahaleler FETÖ terör örgütüyle mücadelede elinizi zayıflatmıyor, bilakis güçlendiriyor. Devlet aklını gördük. 15 Temmuz’da siyasi akıl ve siyasi cesaret olmasaydı devlet yerle bir olacaktı. Güvenliğimizi emanet ettiğimiz devlet kendini korumaktan aciz duruma düştü de yine imdadına beğenmediğimiz siyasiler ve sıradan vatandaş yetişti. 

İşte bu yüzden ille de siyasi akıl diyorum…

Yeraltı Cemaatleri

Bu fotoğraf dar açıya sığmaz…

2011 yılında Arap Baharı Suriye’ye sıçradığında sıranın İran ve Türkiye’ye geleceği yönünde ciddi uyarılar yapılmıştı. Nitekim beş yıl içinde halk hareketleri, darbe girişimleri, terör olayları birbirini izledi. Çok şükür Türkiye’de sonuç alamadılar. Ama Libya, Irak, Mısır, Suriye gibi ülkelerde istedikleri çatışma ortamını sağladılar. Bu ülkelerin sınırları ve rejimleri tartışmalı hale geldi. Bunların dışında yine birçok ülkede siyasi ve ekonomik yönden kaygı verici gelişmeler yaşanıyor.

Batı’da ise İslam düşmanlığı DAEŞ saldırıları ve sığınmacı talepleriyle birlikte tırmanıyor. ABD, Fransa ve Hollanda da Müslümanların sınır dışı edileceği, Kur’an’ın yasaklanacağı seçim vaatlerine bağlanmış durumda.

Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaşanan iç savaş ve istikrarsızlıkların kaynağında daha çok ABD’nin etkisi olduğunu düşünürsek, gelinen noktada ABD düşmanlığının tırmanması şaşırtıcı olmasa gerek. İşte gariplikte tam burada başlıyor. ABD gibi dünyayla bütünleşmek isteyen bir ülkenin ortalığı karıştırıp tepki toplamasının sebebi nedir? Türkiye dâhil birçok müttefikini gözden çıkartmaya değer ne var?

ABD; ekonomik ve siyasi gücünü daha da artırmak amacıyla Rusya ile siyasi ve ekonomik ilişkisi olan ülkeleri kara listeye aldı. Irak, Suriye, Libya, İran, Kuzey Kore ve bu ülkelere komşu ülkeler üzerinde soğuk savaş taktikleri geliştirerek yönetimlerini değiştirmeyi denedi. Bunu da büyük ölçüde başardı.

ABD’de Rusya fobisi tüm canlılığıyla sürüyor. Buna bir de İslam fobisi eklendi.  Kendilerine doğrudan bir saldırı olmasa da dünya üzerindeki çıkarlarının tehdit altında olduğunu görüyorlar. Aslında dertleri sömürü düzenlerini yüzyıl daha yaşatabilmek…

ABD’nin kurduğu stratejiye İngiltere başta olmak üzere tüm “Batılılar” ortak. Coğrafi, ekonomik ve kültürel bağların Dünya savaşlarıyla kutuplaşmaya dönüşmesi “Batılları” Büyük Doğu hedeflerinde ortak paydada buluşturuyor.

Türkiye gibi ülkelerin ABD’yi tercih etmesinin en önemli nedeni; Birinci ve İkinci Dünya savaşında İngiltere ve ABD’ye yenilmek… Üzerimizde savaş sonrası yapılan anlaşmaların ağırlığı var. Anlaşmaların biri diğerini kovalamış.  Bu yüzden ikili anlaşma zemini Dış Politika ’da süregelen bir bağımlılığa dönüşmüş.

Batılılar, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılmasını fırsat bilerek Varşova’ya Amerikan bayrağı diktiler. Dağılan Sovyetler Birliği’nden Amerikan dostu ülkeler çıktı. Kendi kıtasında çerçeveye alınmak istenen Rusya’nın, Kuzey Afrika ve Ortadoğu üzerindeki nüfuzu da sonlandırılmak üzere… Kaddafi, Esad, Saddam bu yüzden gitti gidiyor.

Doğrusu ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi tıkır tıkır işliyor… Proje’nin amacı Ortadoğu’ya; demokrasi, özgürlük, refah getirmek olmadığı için bunu söylüyorum. İç savaşların sona erdirilmesi için kılını kıpırdatmayan, yaşanan mülteci akınına seyirci kalan “Batılıların” tek derdi burada oluşan bataklıktan kendilerini korumaya çalışmalarıdır. Bununla birlikte doğurdukları terör örgütlerine İslam yaftası asıp kendi medeniyetlerine iman tazeletiyorlar. Adeta yaşanan dramı fırsata dönüştürme gayretindeler.     Amaçları bir taşla birkaç kuş vurmak. Ayrıca bu ülkelerin Rusya ile siyasi bağlarını tamamen sona erdirmek istiyorlar.

Şimdilik Türkiye üzerinde oynadıkları oyunu kazanamadılar. Ama kazanmak için yeni senaryoları yazdıklarından eminiz. Şu kadarı kesin ki, ABD MENA’da ( Middle East North Afrika- Ortadoğu Kuzey Afrika) kendisine rakip istemiyor. Ne Rusya, ne Türkiye, ne de İran… En başta söylediğimiz gibi “Batılılar” bir yüz yıl daha sömürü düzeninin devam etmesi için çabalıyor.  Biz ise yaradılışımızda verdiğimiz cevaba sadık kalmanın, kula kulluk etmemenin derdindeyiz. Kula kulluk yapmadığımız sürece bu çatışma devam edecek. Ancak üzülmeye gerek yok bu çatışmanın galibi Allah’tır… Yeter ki doğru yolda başımız dik ilerleyelim.

Cemaatler ve Örgütler…

FETÖ ile başlayan bir tartışma özellikle dindar kesimleri rahatsız ediyor. Cemaat veya tarikat olarak anılan dini gruplar kendilerinin de laik kesim tarafından hedef gösterildiğinden yakınıyor. Bu görüşü destekleyen başka dindar kişiler de var. Tüm cemaatlerin Fethullahçı Terör Örgütü gibi paralel devlet yapılanmasına dönüşebileceği endişesi giderek yaygınlaşıyor.

Gerçekte böyle bir risk her zaman olacaktır. Ama hiçbir örgütlü yapı yoktur ki imkân bulduğunda paralelleşmesin…  Sendikalar, Siyasi Partiler, Ulusal Dernek ve Vakıflar, Uluslararası Dernek ve Vakıflar pekala paralel devlet yapılanmasına alet olabilir. Burada yine Batılılara uzanmak zorundayız. Çünkü bu yapıları onlar paralelleştiriyor.

Mesele cemaat meselesi değil, yeraltı dünyası meselesi…

Batı’nın biri yeryüzünde diğeri yeraltında kurduğu iki dünya var. Yeryüzünde sundukları özgürlük ve refahı, ötekileştirdikleri milyarlarca insanın canları ve mallarını ganimet saymış yeraltı dünyasına borçlular. O yüzden silahtan, öldürmekten, sömürmekten vazgeçemiyorlar. Kendi çıkarlarını hukukun üstünde tutan bu anlayış, diğer toplumların üzerine yoksulluk, adaletsizlik ve ölüm yağdırıyor.

Çirkin işleri ve fenalığı kendine şiar edinmiş bir düzen, sadece kendi coğrafi alanında değil tüm dünyada hüküm sürüyor. Bizler yeryüzünde hukuk düzenine bağlı yaşarken, yeraltında ülke sınırı yok, vize yok, vatandaşlık yok, tabii ki hukuk da yok. Birbiriyle çok yakın ilişki içindeler. Karanlık dehlizlerde tüm yeraltı dünyası birbirine şebeke olarak bağlanıyor.

Yeraltında kuralı; terör örgütleri, mafya, gladyo, uyuşturucu ve kadın tacirleri, organ kaçakçıları, silah tacirleri, para sihirbazları koyuyor. Yeraltı dünyasıyla yeryüzündeki irtibatı ise; uluslararası örgütler, istihbarat teşkilatları, şirketler, vakıf ve dernekler kuruyor. Kimi zaman işveren, kimi zaman sendikacı veya siyasi ya da dini bir yapı üzerinden kurulan temaslar sayesinde yukarıya bilgi, kara para, ölüm yağıyor.

İnsanda melekleri kendine secde ettiren bir yaradılış var. Yeryüzündeki tüm güzellikler bu kutsal yaradılış için var edilmiş. Bu yaradılıştan uzaklaşanlar yeryüzünün insana sunduğu güzelliklerden ayrılmakla kalmıyor, kirli ve çirkin işlerini yapabilmek için yeraltına çekiliyor. Yeryüzü “yasal ve ahlaki” yaşam alanını temsil ediyor.  Yeraltında ise günahlarla, kötülüklerle, suçlarla dolu bir yaşam oluşuyor.

Yeraltı dünyasıyla yeryüzü arasındaki bu çatışma aslında insanın içinde var olan duygulardan besleniyor. Bireysel  zaaflar toplumu etkileyerek tümüyle insanlığı tehdit eder hale geliyor. İslam dini bireyin içine yönelirken onunla birlikte insanlığı da kurtarmanın gayretinde… Bu yüzden yeraltıyla işi olmuyor. Müslümanları Batılılardan ayıran en önemli çizgilerden biri de yeraltı dünyasıdır.

Biz Müslümanların yeraltı dünyası olamaz. FETÖ, PKK, PYD, DAEŞ gibi Batılı şer odaklarının himayesinde kurulmuş ihanet şebekelerinin yine karanlık ilişkiler ağıyla yeraltındaki üst akla bağlandıklarını biliyoruz. Hedefinde insanı yaşatmak olan İslam medeniyeti yasal ve ahlaki savaşır. Çünkü savaşmak için kirli nedenleri yoktur. Kendini saldırılardan korumanın dışında herhangi bir savaş nedeni yoktur.

Karanlık dehlizlerden gelen saldırılara hazır olmak için, yeryüzünde kurulan düzenin sağlam olması gerekir. Yeraltı dünyasını kuranların bize merhamet edeceğini beklemek gaflettir, aymazlıktır. Eğer, yeryüzünde birlikte yaşama ve geleceğe daha güzel bir dünya bırakmak istiyorsak yeraltı dünyasını yıkmak zorundayız,  İslami olan cemaat ve örgütleri değil…

 

FETÖ mü NATO mu?

Paralel yapının üçüncü darbe girişimi de başarısızlıkla sonuçlandı. MİT Müsteşarını tutuklama talebiyle başlayan, 17/25 Aralık’la devam eden ve 15 Temmuz’da askeri terör saldırısıyla zirveye ulaşan hain tertipler sonuç vermedi. Bir kâbustan daha uyandık. Ama artık yeter!
TBMM’nin savaş uçaklarıyla bombalanması, ABD’nin ikiz kulelerine yapılan saldırıdan daha önemlidir. Bu saldırıyı ölüme susamış canlı bombalar değil, Harp Akademisi’ni dereceyle bitirmiş pilotlar gerçekleştirdi. Bu ülkede askerlerin devlet binalarına saldırması ilk kez oluyor. O gece çatışmanın yaşandığı Genelkurmay önünde haşhaşilere çırak çıkartan teröristlerin acımasızlığına bizzat şahit oldum.
ABD, ikiz kulelere yapılan saldırının faillerini Afganistan’da, Irak’ta aradı ve bu ülkelere acımasızca saldırdı. İşgal etti. Milyonlarca insanın göç ve ölümüne neden olan bu saldırılardan geriye eli kanlı terör örgütleri kaldı. Şimdi de bunlarla boğuşuyoruz. Yani ikiz kule saldırıları sonucu ABD politikalarında öylesine dramatik değişiklikler oldu ki, bunun etkilerini hala yaşıyoruz.
Bana göre, 15 Temmuz darbe girişimi de ABD’nin Ortadoğu politikalarının sonucudur. Bizim ABD’ye askeri yaptırım gücümüz olmadığı için elimizi kolumuzu bağlayıp, başımıza yeni çorapların örülmesini beklememiz gerekmiyor. Hiç olmazsa FETÖ’ nün alçakça ve haince gerçekleştirdiği darbe girişimlerinin arkasındaki yapıyı ve amaçlarını deşifre etmeyi denemeliyiz. Bu en az tankların önüne yatmak kadar anlamlıdır. Ancak bunları tartışmak için Şehit Erol OLÇOK ve oğlu Abdullah Tayyip kadar cesur olmak gerekiyor.
Türkiye’de bundan önce yapılan ve başarıya ulaşan tüm askeri darbelerin ABD tarafından desteklendiği ya da planlandığı biliniyor. Nereden mi biliniyor? 1980’de 12 Eylül Cuntasına “Bunlar bizim çocuklar” diyen ABD Başkanı Carter bunu söylediği için biliyoruz. Eğer 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı benzeri demeçler Obama tarafından verilmeyecek miydi? Darbe gecesi ABD yönetiminin muğlak demeçleri bunun ipuçlarını vermiyor mu? ABD Başkan Yardımcısı Kerry ’nin darbeci subaylara yapılan davranışların Türkiye’nin NATO üyeliğini tartışmalı hale getireceğini açıklaması, bir bakıma, bunlar bizim köpeklerimiz anlamına gelen bir sahiplenme değil midir?
ABD Türkiye’yi, NATO’dan çıkarmakla tehdit ettiğine göre biz de hazır konu ABD tarafından açılmışken bunu tartışmalıyız. Tuhaf olan, ABD’nin Türkiye’yi kaybetmeye hazır görünmesi. Kontrol etmediğim ülke benim değildir, demeye getiriyorlar. Buna karşılık bizler aman bizi gözden çıkarmayın dersek, tankların önüne yatan ruhu anlamamışız demektir.
ABD soğuk savaş yıllarında NATO’yu kurdu. NATO’ya, Rahmetli Menderes döneminde, 2. Dünya savaşının galipleri tarafında yer bulmak düşüncesiyle girdik. Burada tek İslam ülkesi olarak yer alan Türkiye, ABD ve NATO ülkeleri tarafından gereken ilgi ve saygıyı görmedi. Ordu’nun üst kademelerinde görev alan Generaller, NATO’nun güven duyduğu kişilerden seçildi. NATO’ya rağmen bir subayın Ordu komutasında önemli bir yere gelmesi mümkün değildir ya da çok istisnaidir. Gizli tutulması gereken bu ilişkilerin belgelendirilmesi elbette söz konusu olamaz.
Menderes ABD’nin kıskacına girdiğini fark ettiğinde Asya ve Ortadoğu ülkeleriyle ekonomik ve siyasi alanda işbirliği geliştirmeyi denedi. Rusya ile yakınlaşma ABD’yi tedirgin etti ve NATO üzerinden askeri darbe yapıldı.
1970’li yılların başında 6. Filo’ya Hayır! Diyen bir avuç gencin karşısında panikleyen ABD, bir muhtıra ile AP’ni iktidardan uzaklaştırıp, demokrasiye bir darbe daha vurdu. Türkiye’nin istikrarını bozan tüm askeri girişimlerin arkasında NATO vardır.
1974’te merhum Ecevit ve Erbakan Hükümetlerinin Kıbrıs Barış Harekatı düzenlemesiyle NATO’nun askeri kanadından çıktık. Yani Türkiye başına buyruk hareket etmiş ve ABD tarafından tekrar kontrol edileceği 1980 tarihine kadar NATO’dan uzaklaştırılmıştı. O dönemde ambargo da uyguladılar. Aradan 6 yıl geçtikten sonra NATO’ya girdik ve 12 Eylül 1980’de bir darbe daha oldu.
28 Şubat post modern darbesi yine NATO’ya yürekten bağlı askerler tarafından Türkiye’nin Ortadoğu politikalarında değişikliğe gitme ihtimali üzerine gerçekleştirildi.
15 Temmuz bambaşka ve daha insafsız bir darbe girişimidir. Acımasız oluşu bu Milletin eşsiz cesareti karşısında bir işe yaramadı. YAŞ kararlarıyla tasfiye edileceğini düşünen üniformalı teröristlerin bu işe kalkışması bu elim travmayı açıklamaya yetmez. Bu darbe girişiminin arkasında, daha çok Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi, Suriyelilere vatandaşlık verilmesi gibi NATO’nun isteği dışında bazı adımların atılıyor olması yer almaktadır. Suriye başta olmak üzere, Ortadoğu’da yeni bir süreç planlayan Türkiye’nin en başta Rusya ve İsrail’le ilişkilerini düzeltmesi anlaşılan NATO troykasını endişelendirmeye yetmiş görünüyor.
Başarısızlığın sebepleri arasında yeterince öne çıkarılmayan çok önemli bir etken daha var.
Aslında 2011 Genel Seçimlerinde AK Parti listelerinde arzuladığı sayıya erişemeyen paralel yapı darbe girişimlerindeki hezimeti bu yüzden yaşadı. Yürütme ve yargı erklerinde yeterli güce erişmesine rağmen, yasama ayağını tamamlayamaması darbe girişimlerini başarısızlığı altında yatan en önemli etken.
Sanırım paralel yapı, siyasi iradenin yasama erkinden aldığı gücü yeterince ciddiye almadı. Geçmişte devlet yönetiminde en düşük profile sahip yasama erki, paralel yapıyı Parlamentonun gücünü kavramada yanıltmış olabilir.
Gerçekten de her yere sızmaya çalışan Fethullah Gülen, siyasi partilere mesafeli duruyordu. Ordu, Emniyet, Yargı yıllardır sabırla yuvalandığı yerler olurken, siyasi partilere sızmaması ilginçtir. Belki içinden çıktığı Risale-i Nur çevresinden uzaklaşmasına neden olacağını düşünmüş olabilir. Belki de çok karmaşık ve zahmetli bir iş olan Particilikle zaman kaybetmek yerine kısa yoldan bürokratik yapı içerisine sızmanın daha kolay ve sonuç odaklı olduğunu düşündüler. Ta ki, 2011 seçimlerine kadar bu tutumu devam etti.
2011 Genel Seçimlerinde AK Parti listelerine sızmak üzere yaklaşık 300’e yakın kişi başvuruda bulundu. Bunu FETO örgütlemişti. Hemen her ilden “tuzluk”ların yer aldığı bu girişimden istenen sonuç alınamadı. Tayyip Erdoğan, AK Parti’yi Fethullah Gülen’in bu önemli hamlesinden korumayı başarmıştı. Arkasından Zaman Gazetesi’nde muhtemelen Fethullah Gülen’in talimatı üzerine Hüseyin Gülerce “bundan sonra herkes kendi yoluna” şeklinde bir yazı kaleme aldı. Bugün Hüseyin Gülerce’ye saygı duyuyor ve demeçlerini ilgiyle izliyorum. Demek ki, yasama erki üzerine ciddi bir hamle yaparak, TBMM’de yeni bir grup oluşturacak ya da AK Parti’de kontrolü ele geçirecek büyük bir çaba sergilenmişti. Bu anlamda başta Sayın Cumhurbaşkanımız ve hiçbir AK Partili yetkili bir değerlendirme yapmadı. Ama bu o kadar önemliydi ki… Yapılan tüm darbe girişimlerinin sonuçsuz kalmasının sırrı AK Parti’nin Gülen tarafından ele geçirilmesinin önlenmesidir. Bu nedenle MHP’nin de Sayın Devlet Bahçeli liderliğinde bu alçak şebeke tarafından ele geçirilmesini önlemesi başlı başına bir kahramanlıktır. Tıpkı tankın önüne yatmak gibi bir şey…
Sayın Cumhurbaşkanımız, kendi iktidarı döneminde bu yapının devlet içine yıllardır sızmış olduğunu biliyor ancak demokratik sisteme yönelik herhangi bir tehdit oluşturduklarına inanmıyordu. Zira geçmişlerinde siyasi iradeye yönelik vukuatları yoktu.
Dıştan bakınca, yaşam tarzları muhafazakâr çizgide iyi yetişmiş bir kadro, eğitim gönüllüsü erdemli bir yapı vardı. Vakıf ve dernekler dışında, medya, eğitim, finans, sigortacılık, turizm gibi ticari alanlarda ciddi bir ekonomik yapı kurulmuştu. Ama bu yapı asıl gücünü yargı, emniyet ve asker üzerinde ördüğü illegal yapıdan alıyordu.
Nüvesi 70’li yıllardan itibaren atılan Paralel FETÖ yapılanmasının en çok AK Parti iktidarı döneminde güçlendiği doğrudur. Ancak Recep Tayyip Erdoğan, sahip olduğu tek gücü korumuş ve olası darbe girişimlerini engellemiştir. Eğer FETÖ’nün devlet içinde devlet kurması tartışılacaksa bunun miladı ANAP dönemine kadar uzanır. Hatta merhum Bülent Ecevit döneminde bile önemli ölçüde ilerledikleri bir gerçektir.
AK Parti, bu “münafık” yapıyla diğer Hükümetlerden farklı olarak Parti kapatma sürecinde daha etkili işbirliğine gitmek zorunda kaldı. AK Parti’yi Cumhurbaşkanlığı seçiminde 367 garabetiyle baş başa bırakan, yetmedi, Parti kapatma davasına muhatap edenlerin bu işbirliğini kınaması herhalde siyasi sinsilikten, şark kurnazlığından olsa gerektir.
“Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın…”
Mehmet Akif’in tüm dizileri hala canlılığını koruyor ve bize yol gösterici niteliğini sürdürüyorsa, Kurtuluş Savaşı bitmemiştir.
Biz Batı’nın dayatmaları yerine yeni bir medeniyet inşası için kolları sıvamalıyız. Bırakalım Batı’nın üzerimizde yaptığı sinsi hesaplar için kurduğu örgütlerle çalışmayı. Eğer Recep Tayyip Erdoğan gibi bir lider bu amaçla değerlendirilemezse bu fırsat kaçmış olur. Bunun için Sayın Cumhurbaşkanımızın tarihi tercihler yapması gerekiyor. Medeniyet perspektifi konusunda Batıyla çalışmaktan dolayı yarım asır süren uzun bir tatile girmiş akıllarımızın yeniden yorulması için start vermemiz gerekiyor.

Yabancı Sermaye’nin işçisine her gün 1 Mayıs…

İşçiler, emekçiler, 1 Mayıs İşçi Bayramınız kutlu olsun. Siz değer üreten ve her gün yeryüzüne bereket tohumları eken, alın teriyle kazanıp, onuruyla yaşayan güzel insanlarsınız.

Bugün her yıl olduğu gibi sermaye ve devlet düşmanlığının prim yaptığı bir gün. Ben de aykırı düşünceleri olan birisi olarak bugünü farklı değerlendirmek istedim. Öncelikle bu Bayram’da neden gerilim yaşanır bunu anlamaya çalışalım.

İşçi sınıfına sosyalizm refah getiremedi, çöktü ve yerini daha ılımlı sosyal adalet ve sosyal demokrasi gibi söylemlere bıraktı. Artık, işçileri çöken bir ideoloji uğruna ayaklandırmak mümkün değil. Ama etnik, mezhepsel ve siyasal kavramların keskinleştiği bölgemizde her fırsatı değerlendirmeye çalışan fitne odakları 1 Mayıs İşçi Bayramını da teröre kurban edebiliyor.

Üretimin bileşenleri temelde; sermaye ve emek olarak iki başlıkta toplanıyor. Sendikalar hak taleplerini işverenlerin kendilerine kolayca vermeyeceğini düşünüyor. Kesinlikle haklılar. İşverenler, işçilere verilen ücret ve sosyal hakların sürekli arttığından şikâyetçiler. Onlar da haklı. Hükümet, endüstriyel ilişkilerde arabuluculuk rolünün her geçen gün mali disiplini bozduğundan ve bunun sürdürülemeyeceğinden endişe duyuyor. Hükümet de haklı. İşte her kesim için gittikçe zorlaşan bir çalışma hayatı yapılanıyor. Taraflar, müzakere masalarında pazarlık marjlarının sonuna yaklaştıklarının farkında. Artık çalışma hayatında yeni bir dönemin eşiğindeyiz. Bu dönemde herkesin aynı tarafta olması gerekiyor. Yani çalışma ilişkilerinde bireysel riskler toplumsal risklerin habercisi olduğu kadar, toplumsal riskler de bireysel risklerin habercisi. O yüzden hem kendimizi hem de toplumu birlikte düşünmek zorundayız.

Çelişkiler yumağının içindeyiz…

Gelişmekte olan ülkelerde orta gelir tuzağından bahsedilir. Bunun anlamı, sektörlerin ileri aşamaya geçememesi ve ücretler başta olmak üzere kazançların geleneksel sektörlerin elverdiği sınırlarda kalması. Türkiye’de yabancı sermayeye sadece parası için değil, aynı zamanda niteliği ve orta gelir tuzağından kurtaracak işlere aşinalığı nedeniyle ihtiyaç duyuyoruz. Dış borçla yabancı sermayeyi karıştırmayın. Dış borç, finans sektörünün aracılığıyla ülkemize giriyor. Yabancı sermaye ise doğrudan şirketler üzerinden ve riskler göze alınarak giriyor. Gerçi ülkemizde yabancı sermaye öyle bizim yerli sermaye gibi gözü kara her yatırıma dalmıyor. Onlar hesaplarını uzun vadeli ve stratejik düşünerek yapıyorlar.

Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye, enerji, bankacılık, telekomünikasyon gibi sektörlere yönelik olarak geliyor. Bunlar dışarıya kapalı sektörler olduğu için, yabancı sermayenin ilgi odağındaki sektörler. Yani ülke dışından bu sektörlere müdahale söz konusu değil. Dışa kapalı sektörler. Mesela elektrik dışarıdan alınmıyor. Fiyatları içeride belirleniyor. Bankacılık faaliyetleri, telekomünikasyon desen yine fiyatlama iç piyasada yapılıyor. Dikkat ederseniz bu sektörler dışa kapalı olduğu kadar siyasetin de etki alanından çıkartılmış. Bu sektörlerde yabancı sermaye girişi özelleştirmeler sayesinde oluşabildi. Siyaset kurumu mülkünü özel sektöre, etkileme gücünü Bağımsız Düzenleme ve Denetleme Kurumlarına devretti. Bunu ideoloji çevresinde tartışırsak hamaset galip gelir. Yabancı düşmanlığı, sermaye nefretiyle birleşince söylemler keskinleşir ve tartışmayı büyük olasılıkla hamaset kazanır. Ama işin aslı öyle değil…

Mesela, buralarda çalışan işçiler her gün bayram ediyor. Yabancı yatırımcının işçisine her gün 1 Mayıs… Bir uluslararası firmada mı yoksa yerel bir firmada mı çalışmak istersiniz diye sorulsa muhtemelen işçilerin çoğunluğu yabancı sermayeyi tercih eder. Çünkü yabancı sermaye ülkemizde uygulanan kanunlara, sendikal ilişkilere çok daha duyarlı davranıyor. Maliye Bakanlığına sorsanız o da yabancı sermayeyi tercih eder. Tahsilat sıkıntısı yok, vergi kaçırma yok. Tüketiciye sorsanız o da yabancı firmanın ürünlerini almayı tercih eder. Hile yok, hurda yok. Şimdi bu ne yaman çelişkidir ki, yabancıların piyasamıza girmesine hem karşıyız hem onlarla birlikte çalışmayı tercih ediyoruz.

Eğer yerli firmalarımızı tercih edilir hale getiremezsek bu utanç verici çelişkiyi gideremeyiz. Ya da daha anlamlı bir yorum yapalım; yerli sermayemizi dış sermayenin sahip olduğu işletmecilik değerlerine, kültürüne taşıyabilirsek, dünyaya meydan okuruz.

Yapılacak şey belli… Dış firmalar gibi; çalışma ilişkilerine, kanunlara ve tüketicilere saygı duyacak ve bunu içselleştirip firma kültürü haline dönüştüreceğiz, o kadar…