Merkez Bankası, morfin, Babacan…

Sayın Ali Babacan konuşmak için 10 yıl beklemeli… Zira hala onun aracılığıyla kurgulanan ekonomik programın oluşturduğu faiz-döviz sarmalından kurtulamadık. Milli bir programın uygulanması için isteksizliğini anlayabiliyoruz. Babacan ve sözcülüğünü yaptığı lobilerin anladığı ekonomik sistem kriz üretmeye devam ediyor ama bunlar farkında değiller.

Bu kibar arkadaşımız Merkez Bankasının morfin gibi kullanıldığını söylüyor… Türkiye ekonomisini dışa bağımlı hale getirip morfinleyen aslında kendisi. Unutmuş olabilir ama döneminde o bağımsızlığıyla övündüğü ve içinden muhalefete milletvekili çıkaran Merkez Bankası’nın hedeflediği enflasyonun hiçbirini tutturamamıştı.

13 yıl Ekonomiden sorumlu bakanlık yaptınız ve her şey koşulsuz size emanet edilmişti. İşsizliği % 5’e mi düşürdünüz? İhracatı 500 milyar dolara mı çıkardınız? Asıl ekonomiyi dışa bağımlı hale getiren ve sıcak para havuzuna morfin taşıyan sizdiniz.

Türkiye ekonomisi dış finansal kaynakla büyüme rekoru kırsa ne olacak? Ne kadar sürer? Washington uzlaşmasına sadakatinize diyecek yok. İslam ülkeleriyle ticari ve ekonomik ilişkilerimize ne kadar katkınız oldu?  Batı budalası olabilirsiniz ama artık devir değişti. Batının çıkmaz sokaklarına sapladığınız ekonomiyi kurtarmak için çaba sarf edenlere biraz saygılı olun. 

Milletin Tayyip Erdoğan’a güvenini ne güzel kullandınız…

Size Teşvik Kanunu çıkarabilmek için yalvarmak zorunda kaldık. Türkiyeyi yıllarca oyaladınız. Vergi ve sigorta borçlarının yapılandırması gerektiği halde oralı olmadığınızı da biliyoruz.

Ekonomi yönetimi dar gelirli, çaresiz, hayata tutunmak için çaba harcayan milyonlar için anlam ifade eder. Siz dış finans baronları için var oldunuz. Sizin dışarıyla ilişkilerinizi kurgulayan uluslararası finans baronları elbette kurmuş oldukları tezgâhtan memnunlardı. Yıllarca IMF ile birlikte Türkiye ekonomisini yönettiniz ve bundan da bir şikâyetiniz yoktu. IMF istemiyor diye milletin yararına olacak konuların önünde set oldunuz. Zira Tayyip Erdoğan’ı dolayısıyla milli kalkınma hamlesini kontrol etmenin en iyi yolu IMF dayatmalarıydı. Bürokratlarınız IMF üzerinden Tayyip Erdoğan’ı yönetmeye çalıştı. Tabii başaramasalar da yavaşlattılar. Türkiye’yi dış finansal sömürü araçlarına bağlayarak yönettiğinizi sandınız. Bugün şikâyet ettiğiniz sorunlar sizin eseriniz. Birçok sektörü dışa bağımlı hale getirdiğiniz için tabii ki sizi sevecekler.

Sayın Cumhurbaşkanımızın bu hatalarınıza rağmen size hala değer vermesini de onun vefa duygusuna bağlıyorum.

Yabancı sermaye tutkunluğunuzu biliyoruz. O yüzden bıraktığınız günden beri sızlanıp duruyorsunuz. Ağzınızdaki baklayı çıkarsanız da sizi daha iyi duysak. “Birkaç adım sonra müdahaleci ekonomi sınıfına pat diye düşermişiz.”

Aziz milletim ve ekonomi yönetimi şunu iyi anlamalı; Türkiye dalgalı kur sistemine girdiğinden beri sıcak para yani faiz çetesinin sömürüsü altında. Bunların anladığı paradan para kazanmak. Üretim yok. Bunlarla asla ilgilenmezler. Tarımmış, Sanayiymiş böyle bir dünyaları hiç olmadı. Kredi bağımlısı olmak dışında önerdikleri bir model yok. İşte hala dışarıdan borç almaktan bahsediyorlar. Sürdürülebilir bir sistem mi? Asla…

Buradan çağrım; Türkiye kendi ekonomi modelini kurmalıdır. Bu modelin ayakları faiz,döviz, enflasyon hedeflemesi gibi sanal göstergelere dayanırsa sorunlarımız çözülmez. Adil gelir dağılımı, verimli yatırım ve dayanışma ekonomisi tesis edecek yeni bir programı hazırlamalıyız.

Hasan Fehmi Kinay

SALGININ HEDEFİNDEKİ EKONOMİMİZ İÇİN İŞ VE İSTİHDAM ODAKLI BEŞ YAPISAL ÖNLEM:

Öncelikle bugüne kadar ortaya konan önerilere baktığımızda;

IMF’den borç alın,

Olmadı para basın ve bulunan parayı vatandaşa dağıtın…

Yani kısacası kaynak olarak dışarıdan borç bul içeride dağıt şeklinde bir öneri getiriliyor. Peki IMF koşulları hakkında fikriniz var mı? Ne kadar borç verebilecekleri hakkında mesela? Ya da bizim ne kadar kaynağa ihtiyacımız olduğu hakkında bilgisi olan var mı?

Bu yaklaşım Hükümetimizin en başta ortaya koyduğu mücadele söylemiyle çelişiyor. “Sorun küresel, mücadele ulusal”, “Biz bize yeteriz Türkiyem” … Bu duruş diğer önerilere bakıldığında daha gerçekçi. Neden mi? Avrupa Birliği’nin İtalya’ya İspanya’ya sırt çevirdiği ortamda sizi düşüneceklerini mi sanıyorsunuz? IMF borç karşılığı geri ödeme koşullarını müzakereye açtığında, “gidin IMF’nin kapısına dayanın” diyenlerin hepsi ortadan kaybolup, sonunda bizi IMF’ye muhtaç ettiniz diye yaygara koparacaklardır. O halde IMF’nin dayatmasıyla alacağımız kararları kendi içimizde almak çok daha akıllıca olacaktır.

Hükümetimiz 100 Milyar TL tutarında kaynak paketi açıkladı. Bu kaynağın nerelerde kullanılacağı hakkında kamuoyuna bilgi sundu. Kimi yerde vergi ve sigorta benzeri kamu alacaklarını erteledi, kimi yerde Kredi Garanti Fonuna Hazine garantisini 25 Milyar TL’den 50 Milyar TL’ye çıkardığını açıkladı. Bununla yetinmedi 2 Milyon kişiye 1000 TL ödeyeceğini duyurdu. Daha sonra bu rakamı 4 Milyon kişiye yükseltti. Yeterli mi? Elbette hayır. Peki ne kadar kaynak gerektiği hakkında çalışmamız var mı?

Şunu belirtelim, ekonomide çok kriz yönettik ama “pandemi” başka bir şey…

İnsanlar bir süreliğine işsiz kalabilir, bu birkaç yıl sürmediği sürece… Devlet işsizlere işsizlik fonundan ödemede bulunabilir, bu birkaç yıl sürmediği sürece…

Vergi ve SGK başta olmak üzere yapılacak ertelemeler ne kadar devam edebilir? Kamu gelirleri olağan yollardan karşılanamazsa harcamalara kaynak nasıl bulunacak? Borçlanma yoluyla bulunacak kaynak için de kaynak gerekiyor. Yani borç verenlerin de kaynağa ihtiyacı var. Bu kaynak için yurt dışına başvurmamız gerekirse IMF dışında “dış yatırım fonlarının” önünde diz çökmeye başlayacağız. O halde?

Her şey Pandeminin bitmesine bağlı…

Ancak, Pandeminin bitmesi için hava sıcaklıklarının artmasının yeterli olmayacağı biliniyor. Herkesin bağışıklık kazanmasının bedeli ise çok ağır. O halde geriye aşı bulunması kalıyor ki bu durumda en erken bir yıl daha “pandemi” ile yaşayacağız demektir.

Lafı uzatmadan almamız gereken tedbirlere geçelim. Ortalık öneriden geçilmiyor, kabul. Belki bu önerileri ilk kez duyacaksınız belki de siz de benzeri önerileri düşündünüz ya da düşünen birilerinden dinlediniz. Önemli olan çözümün sürdürülebilir bir modele bağlı olmasıdır.

Pandeminin makro ekonomiye etkisini irdelediğimizde a’dan z’ye tüm göstergeleri etkilediğini görüyoruz. Ancak sektör ve firma bazında ele aldığımızda tümünün olumsuz etkilediğini söyleyemeyiz. O halde kazançlı çıkanlar var kaybedenler var. Ama ekonominin bir bölümü çökerken diğer bölümünün iyi olması bizi kurtarmayacaktır. Nedenini bir sektörden örnek vererek anlatalım.

Örneğin lojistik sektörü. Akaryakıt fiyatlarının düştüğüne sevinemedi bile. Zira ekonomide mal hareketi zorunlu gıda ve ihtiyaç maddeleri dışında durdu. Eskiden bir nakliye firması fiyat verirken dönüş yükünü de hesaba katardı. Şimdi hem dönüş yükü bulmakta zorlanıyor hem de ana nakliye işini bulmakta.

Sağlık sektörü kazançlı çıkan sektörlerden biri olarak görülebilir. Ama gerçek durumu henüz bilmiyoruz. Zira hastanelere giden hasta sayısında çok büyük düşüş var. Bu kamunun sağlık harcamalarından tasarruf etmesi bakımından iyi ama özel hastaneler ciddi gelir kaybına uğradılar.

Örneğin akaryakıt ithalatı yavaşlarken dış finansman ihtiyacımız azalıyor ama turizmdeki daralma, ihracattaki gerileme gibi olumsuzluklar nedeniyle dış finansman ihtiyacımız artıyor.

Özet olarak dengeler bozuldu. O halde alacağımız önlemler en az bir yıl süreyle kötüleşmenin daha hafif atlatılmasını sağlamak üzere olmalıdır. Hani bir tabir vardır; kardan zarar diye, şimdi tam tersini söyleyeceğiz, en az zararla nasıl kurtulacağımıza bakmalıyız. Kar diye bir şey yok…

Beş yapısal önlem belki zararı daha hafif atlatmamızı sağlayabilir.

Öneri 1. Pandemi Sigortası Geliştirilmeli  ve İş Vakıfları Kurulmalıdır :

Medeniyetimizin en önemli kurumlarından biri olan Vakıflara ne kadar büyük ihtiyacımızın olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz.

Sosyal devlet anlayışını AK PARTİ kadar önemseyen ve kamu politikasının amaçları arasına yerleştiren bir başka iktidar yoktur. Bununla birlikte AK PARTİ iktidarının genel siyasi karakteriyle teşvik ettiği yardımlaşma ve dayanışma kültürü en az sosyal devlet anlayışı kadar önemlidir ki, bunun adresi vakıflardır. Derhal Vakıflar Bakanlığı kurulmalıdır. Türkiye’de binlerce vakıf milyonlarca insana gıda, eğitim, barınma ve nakdi olmak üzere birçok başlıkta sosyal yardımda bulunuyor. Birileri bu medeniyetimizin asli kurumunu eleştiri konusu yapsa da aldırmayalım. Reklam yapmayı sevmeyen vakıflar milyarlarca lirayı topluyor ve ihtiyaç sahiplerini bularak onlara destek oluyor. Devletin bu konuda yapması gereken Vakıfları teşvik etmektir.  Osmanlı Vakıflar Bakanlığı’nı boşuna kurmamıştı. Vakıflar Genel Müdürlüğü elbette önemlidir ama Bakanlığa dönüşmelidir.

İşsize işsizlik fonundan maaş veriyoruz. Peki ya işverenler? Bir milyon işverenin hepsi zengin mi? Yüz iş adamının belki beş tanesinin durumu bu tür krizi atlatmaya yetecek kadar iyidir. Diğerleri ise kredi borçlarıyla işini çevirmeye çalışacak. Bir süre sonra nefesleri kesilecek. Ya o zaman?

Bunun çaresi İş Vakıflarının kurulmasıdır. TOBB, TESK vs. bu vakıfların sermayesini temin edebilecek güçtedir. Bu gibi krizleri karşılıksız destek vermeden atlatmamıza imkân yok. Bunu bazı kafalar anlamayacaktır. Bakış açısı ve dünya görüşüyle ilgili olduğu için anlamak istemeyecektir. Vakıflar ortaya çıkan sosyal buhranı önleyecek müesseselerdir.

PANDEMİ için DASK benzeri zorunlu sigorta ürünü çıkarılmalıdır.

Sigorta sistemi ürün çeşitliliğiyle her geçen gün gelişiyor. İşsiz kalan kişi eğer daha önce bu tür bir sigorta yaptırmışsa kredi kartı borçlarını sigorta ödeyebiliyor. İşsizlik maaşı verebiliyor.  Örneğin turizm sektörü için rezervasyon iptalini sigortalayan ürünler var. Ama bu pandemi durumunda geçerli olacak mı? Edindiğim bilgiye göre olmayacak. Çoğu sigorta şirketi sağlık sigortası konusunda bile “pandemi” yi kapsam dışı tutmuş. İyi de deprem sigortası nasıl zorunluysa aynı şekilde “salgın” durumunda geniş bir ekonomik çöküş yaşanacağı varsayımıyla, firmalar kazançlarına göre zorunlu prim ödeyerek salgın zamanına hazırlık yapmalılar. Bu Yusuf (AS) ‘mın kıtlık dönemine hazırlık yapması gibi bir şeydir.

Öneri 2-Kredi Garanti Fonu’na ek olarak Ödeme Garanti Fonu Kurulmalıdır:

Çok önemli bir adım atılarak firmaların ihtiyaç duyacağı ilave kredilere ilişkin teminat sorunu ortadan kaldırılıyor. Operasyonel işleyişte korona önlemleri dolayısıyla sorunlar olabilir ama bu çözülecektir. Ancak Kredi Garanti Fonuna firmalar başvurabileceğinden tüketici kredileri açıkta kalıyor. Bugün 2,9 Trilyon TL kredi kullanıyoruz. Ticari kredi toplamı 2,3 Trilyon TL, tüketici kredileri 510 Milyar TL. İşte bu kısım kredi garanti fonundan yararlanamıyor. Ayrıca tedbir alınması gerekiyor. Borçların yapılandırılması önlem olarak yetmez. Ödemelerin garanti kapsamına alınması gerekir. Zira bankacılık sektörünün nakit akım tablosunda ciddi olumsuzluklar var. Kredi alacaklarını yapılandırıp ötelerken mevduat faizlerini günü geldiğinde ödemek durumdalar. O halde soruna başka çare düşünmemiz gerekiyor.

İkincisi; kredi kullanmayan firmalar kaynak ihtiyacını nasıl karşılayacaktır?  Kredi kullanmayan kredi garanti fonuna nasıl gidecektir? Öz kaynakları yetmediğinde ödemelerini kredi almadan nasıl gerçekleştirecektir? Ayrıca bankacılık sistemi risk yönetiminin gereği olarak teminat açığını kapatmanın yolunu KGF kapsamında çözümlemeye çalışmaktadır. Bu sayede Hazine kredi borçlarına kefil hale getirilmektedir. Bu durumda kamu kaynaklarından kredi borçlusu yararlanırken önemli bir kesim de yararlanamamaktadır.

 Bu nedenle daha kapsayıcı bir kuruma ihtiyacımız vardır. Ödeme Garanti Şirketleri ve bunları destekleyen Ödeme Garanti Fonu kurulmalıdır. Ödeme Garanti Fonu Kredi Garanti Fonu değildir. KGF kredi ilişkilerine yönelik faaliyet gösterirken, Ödeme Garanti Şirketleri firmaların vergi, sigorta dahil tüm ödemelerini kapsayıcı faaliyet yürütecektir. Krizden etkilenen firmaların birçoğu kredi ilişkisinden kaçınan firmalardan oluşmaktadır. Bunlar kredi kullanmadıkları için KGF de kullanmamaktadır. Bir bakıma yolumuz yine Sigorta sistemine düşüyor. Sigorta sektörü bundan sonraki yüzyılın en popüler sektörü olacaktır.

Ödeme Garanti Fonu kuruluşu ve işleyişi hakkında kapsamlı bir çalışmayı daha sonraki yazılarımda paylaşmayı düşünüyorum.

Öneri 3- Yeni bir istihdamı teşvik paketine ihtiyacımız olacak:

İşsizlik sorunu dünya ekonomisinin temellerinin sarsıldığı bir dönemde kısa vadede çözüme kavuşturulacak bir sorun değildir. Daha önce hedeflenen işsizlik oranlarına ulaşmamız ister istemez zorlaşacaktır. Ama aşağıdaki önlemler alınırsa büyük ölçüde azalacağını öngörebiliriz. Önümüzdeki üç yıl işsizlikle mücadele yılları olacaktır.

Bu amaçla alınacak önlemler:

3.1. Maden sektöründe ilave 200 bin kişi istihdam edilebilir. Halen 130 bin kişi çalışıyor. Bunu üç kat artırmamız mümkün. Madenleri çıkartıp stoklayalım. Gelecek için hummalı bir çalışma yapalım. Bunları bugün satmak zorunda değiliz. Stoklarımızdaki madenler karşılığında menkul değer üretelim. Maden şirketleri kamu denetiminde (SPK) Varlığa Dayalı Menkul Kıymet ihraç etsin. Bu menkul kıymetleri Merkez Bankası satın alsın ve nakde dönüştürsün. İşsizlik azalacağı gibi karşılığı olduğu için enflasyon da artmaz.

3.2. Hayvan varlığımızı artıralım. Hayvan varlığının artırılması için çiftçiyi kazandırmak yeterlidir. Bu da et ve süt işletmelerinin desteklenmesi sayesinde rahatlıkla sağlanabilir. Bu işletmelerin saklanabilir ürünler üretmelerini teşvik edelim. Örneğin işlenmiş peynir ve işlenmiş et stok finansmanı verelim. Depolarındaki stokları varlığa dayalı menkul kıymetleştirelim.  Bu yolla 200 bin kişiye ilave istihdam sağlanabilir.

3.3. İthal ikamesi için en uygun yatırım fırsatı doğmaktadır. Bugün reel efektif kur endeksi % 78 düzeyinde. Yani TL’nin görece olarak değeri % 22 daha düşük. O halde ithal ürünler % 22 daha pahalı demektir. Girişimcimize büyük rol düşüyor. İthal ikamesi sağlayacak yatırım konularını bulup bu dönemde yatırıma dönüştürebilir. Dışarıdan know how alabilir. Devlete düşen risk sermayesi konusunda destek olmaktır. Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıklarının sayısı ve niteliği artırılmalıdır. Bunun için Teknokentlere Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklığı izni verilmelidir. Devlet katkısı ile GSYO ları ve dolayısıyla teknoloji üretme kapasitemizi artırabiliriz. Böylece binlerce kişinin çalışabileceği yeni iş sahaları ortaya çıkacaktır.

3.4. İnşaat sektöründe stoklarımızı satamıyorsak bunları da menkul kıymetleştirebiliriz. İnşaat sektörünün böyle bir dönemde durması işsizliğin katmerli artmasına neden olur. Ne gerek var? Oysa en az 500 bin ilave istihdam sağlanabilir. Emlak Konut ve diğer Gayri Menkul Yatırım Ortaklıkları bu taşınmazları devralsın ve karşılığında tahvil çıkarsın. Bu tahvilleri de Merkez Bankası satın alsın. Piyasaya likidite girsin. Bankaların nakit akımları düzene girsin. Bu karşılıksız para basmak değildir.   Varlığa dayalı menkulleştirmedir.

3.5. Telekomünikasyon şirketleri bu dönemde kazançlı sektörlerden biridir. Bu sektörler istihdam kapasitesini artırmalıdır. Bilişim projeleri yarışmaları açarak buradan gelecek bilişim iş fikirlerine yatırım yapabilirler. Böylece bilişim sektöründe 100 bin yeni istihdam sağlanabilir. E- Ticaret sadece pazarlamayı dijital ortama taşımaktadır. Oysa ürünler fizikidir ve bunların lojistiği istihdam odaklıdır.  Bilişim sektörüne yatırım yapıldığında 100 bin istihdam mütevazi kalabilir.

3.6. Lojistik sektörü, salgın ve petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle krizden en çok etkilenen sektör durumundadır. Birçok ürünün satışı azaldığı için nakliyeciler bir taraftan iş bulamazken diğer taraftan iş bulduklarında dönüş yükü bulamamakta, böylece zararına iş yapmak durumunda kalmaktadır. İş hacmindeki daralmaya eş değer gelir farkı ödemesi yapılmalıdır. Nakliye sektörü ilave istihdam sağlayabilecek canlı sektörlerden biridir.

3.7. Turizm sektörü krizden nasıl kurtulur? Turizm sektöründe yaklaşık 1 Milyon kişi çalışıyor. Yapılan araştırmalarda 20 civarındaki sektörü de %40 etkiliyor. Nereden bakarsanız bakın büyük bir sorun var. Bu aşamada rezervasyon iptallerini sigortalamaktan imtina ettikleri için bırakın cezasını çeksinler diyemeyiz. O halde bir çözüm bulmak zorundayız. Turizm Tanıtma Fonuna kaynak aktararak bu yıl için %50 yatak kapasitesini kamu çalışanlarının tatili için (özellikle sağlık ve güvenlik gibi risk grupları için) devlet satın alsın. %30 işletme giderlerini ıskonto etsin. Hiç olmazsa tesisler ve işçiler çalışır. Devlet işçi çıkarmayan turizm tesisleriyle bu anlaşmayı yapacağını şimdiden deklare etsin.

3.8. Sanayi sektörünün de elinde kalan stokların sigortalanması koşuluyla menkul kıymetlendirilmesi ve likiditeye dönüştürülmesi mümkündür. Bu yaklaşım sanayi kesimini ayakta tutacak, işçi çıkarmalarını önleyecektir. Böylece devlet kısa çalışma ödeneği ödemekten kurtulacağı gibi vergi ve sigorta gelirlerinde de bir kayba uğramayacaktır.

3.9. Eğitim sektörü okulların tatil olmasıyla birlikte etkilenen sektörlerden biri oldu. Ama kısa sürede uzaktan eğitim modeline geçerek kriz yönetiminde büyük bir başarı sağladı. Bundan sonra yeni eğitim vizyonu uzaktan eğitime ağırlık vermemizi gerektirebilir. Bu noktada örgün uzaktan eğitim deneyimi yaşıyoruz. Artık sınıflar yerine sanal sınıflarımız var. Gayet de başarılı yürüyor. O halde bu altyapıyı geliştirelim. Daha fazla öğretmen istihdam etmemiz mümkün. Eğitim teknolojilerini geliştirmede eşsiz bir fırsat ortaya çıkmış durumda. Bu alanda tartışmalı birçok sorunumuz gündemden düşebilir. Okullarımıza tekrar dönsek de uzaktan eğitim modelimizi geliştirmekten vazgeçmeyelim. Örgün eğitim kadrolarıyla uzaktan eğitim kadrolarını ayrıştırabiliriz. Böylece farklı uzmanlık alanları ve istihdam imkanları ortaya çıkacaktır.

3.10 Havayolu taşımacılığı çok ciddi darbe almıştır ve bu kolayca atlatılabilecek bir sorun olarak görünmüyor. THY bu krizden çok etkilendi. Sizce korona sonrası herkes eskisi gibi İtalya’ya tatile gitmek isteyecek midir? Çin’e? Amerika’ya? O halde THY borçları nasıl ödenecektir? Çalışanları nasıl maaş alacaktır? Devletin desteği olmadan bu sorunu aşması mümkün değildir. THY küçülmesi gerekebilir ama bunun yerine kargo taşımacılığına dönüşmesinde büyük yarar var. Önümüzdeki yıllarda İnsan taşıması azalacak ama bunun tam aksi yönde mal taşıması artacaktır. Şimdiden kapsamlı bir strateji değişikliğine gitmekte yarar var. Bu sayede devlete yük olmaktan da kurtulacaktır.

Sonuç olarak önerimiz stoklanabilir varlıklarımız olan; Madencilik, Konut, Dayanıklı Sanayi Ürünleri (yedek parça ve aksam dahil), Hayvancılık ve bazı gıda ürünleri, Tohum, Fide ve Fidanlarımız, Orman Emvali ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz yüzlerce ürün için durmaksızın gerekirse stoklara çalışarak devam etmeli, buna karşın stoklar tahvil çıkarılarak menkul kıymetleştirilmeli ve üreticilerin nakit döngüsü Merkez Bankasını tahvil alımıyla aksatmadan sürdürülmelidir. Böylece finans krizinden de kurtulmuş oluruz.

Öneri 4-Finans sektörünün alacaklarını tahsil sorunu için Anadolu Yaklaşımı gerekiyor.

 Bankacılık sektörü (finans) krizden etkilenen sektörlerin başında gelmektedir. Finans sektörü kredi alacaklarını tasfiye etmede büyük zorluk çekmektedir. Yasal bir düzenleme yapılarak Anadolu Yaklaşımına benzer bir yaklaşımla kredi tasfiye süreci firma bazında ele alınmalıdır. Kredi müşterisine borç alacak takası ve varlık takası dahil takas yoluyla ödeme imkânı tanınmalıdır.

 Firmaların aktifinde yer alan varlıkların bankalar tarafından sigortalanarak veya devir alınarak varlığa dayalı menkul kıymetleştirmesi mümkündür. Bunu daha önce anlatmıştık.

Öneri 5- Gıda sektörü arz güvenliği stratejik öneme sahiptir.

Önümüzdeki dönem gıda arz güvenliğinin gereği olarak tarım sektöründe stoklama altyapısının güçlendirilmesi gerekmektedir. Bunun için tüm un ve yem fabrikalarının çelik ve yatay depolarına lisanslı depo statüsü verilmesi yerinde bir önlem olacaktır. Bu yolla yurtiçi ve yurt dışından tedarik edilecek ürünlerin saklanması ve değerlendirilmesi sağlanacaktır. Yem ve un sanayi, hububat ve yağlı tohumların en büyük kullanıcısı durumundadır. Çelik silo kapasitesinin artırılması teşvik edilirse stoklama süresi uzayacak ve girdiler doğrudan yem ve un sanayinde kullanıma gireceği için ilave nakliye maliyeti de ortadan kalkacaktır.

Mucitler, değişim ve İslami girişimcilik


Dünya’da dört eksenli değişim rüzgarları ürün ve firma ömrünü acımasızca aşındırıyor. Bundan etkilenen yalnızca firmalar değil elbette; devlet kurumları, ülkeler, uluslararası örgütler ve bireyler hemen hepsi az ya da çok bu değişim baskısının altında kalıyor. Çaresiz, yeni gelişmelere uyum gösterme çabasına giriyorlar ve başarabildikleri ölçüde ayakta kalacaklar.

Aslında yaşadığımız baş döndürücü gelişmeleri kaşifler ve mucitlerin zekasına ve ısrarlı buluş çabalarına borçluyuz. Her şey durduğu yerde durmuyorsa bu afacanlar sayesinde durmuyor. Bir bakmışsınız dünya devi Kodak fotoğraf endüstrisini yerle bir etmişler, bir bakmışsınız Nokia ‘yı tarihe gömmüşler.  Dünya’da değişimden söz ediyorsak işe bunun öznesi olan kaşifler ve mucitlerle başlamamız gerekiyor.

Avrupa Patent Ofisinin derlediği verilere göre geçen yıl dünya genelinde 175 bin patent başvurusu yapılmış. ABD 43 bin başvuruyla birinci sırada yer alıyor. Almanya 26 bin, Japonya 22 bin, Fransa 10 bin, Çin 9 bin patent başvurusu ile dünyada yapılan patent başvurularının %65’ini gerçekleştiriyor. Bu kabaca verilen istatistikler dışında en çok başvuru yapan firmaların faaliyet kollarına baktığımızda bilişim sektöründe yer aldıklarını görüyoruz.

Her gün üretim yöntemlerinde, tüketim kalıplarında, ödeme sistemlerinde ve başarı ölçülerinde yenilikler tasarlanıyor ve kısa sürede kullanıma giriyor. İnsanlar zamanlarının büyük bölümünü mobil telefonların sunduğu sonsuz uygulamalar içinde geçiriyor. Belki asla göremeyeceği yerleri görüyor, belki hiç tanışamayacağı insanlarla tanışma fırsatı buluyor. Kendini ifade ediyor, tanıtıyor, takipçi sayısını artırıyor. Ama aynı zamanda kendisine ulaşmak isteyen markaların ağına takılıyor. Bilişim teknolojisinin bir okyanus olduğunu düşünün. Bizler bu okyanusun içinde yüzen balıklarız. Birileri de ağlarını açmış bizim ağa takılmamızı bekliyor. Hasadı bitmeyen bereketli bir okyanus…

Endüstri 4.0 kavramını en iyi açıklayan tanım, karanlık fabrika tanımı. Yani robotların çalışması için fabrikada aydınlatmaya ihtiyaç yok. Robotların, bilişim sektörünün desteğiyle hemen tüm insan becerilerine sahip olacağı günler çok yakın. Yüzlerimizi tanıdılar, çevremizi biliyorlar hatta neye ilgi duyduğumuzu da… O halde çok yakında, mağaza önlerinde bizleri içeriye adımızla davet edecek tezgahtar robotlarla tanışacağız. Şimdilik tezgahtarlarımız olan robotlar bir süre sonra işverenlerimiz haline de dönüşebilir.

Bitcoin eşler arası teknolojiyi kullanarak merkezi otorite veya banka olmadan çalışmaya on yıl önce başladı. Bugün 1 bitcoin 42 bin TL’den işlem görüyor. İşlemlerin yönetimi asla bir devlet otoritesi değil. Sadece 21 milyon kuruşla sınırlandırılmış bir sanal tasarruf ağı. Kimse Bitcoin’e sahip değil ve onu kontrol edemez. Bitcoin kendine has birçok özelliği sayesinde diğer ödeme yollarıyla yapılamayacak çok farklı ödemelerin üstesinden gelmeye aday. İşte yeni ödeme sistemleri çağının içindeyiz. Belki kurumlar kendi paralarını basarak senyoraj gelirini kamu otoritesiyle paylaşmadan iktisadi özerkliğe doğru yol alacaklar. Orta Çağ’da Avrupa’da hüküm süren derebeyleri (Senyörler) bugün yeni çıkan bitcoinin benzeri paraları bastıklarında senyoraj hakkını ellerinde tutup, kendi çıkarları için kullandılar. Modern ekonomik sistemlerde, teknik olarak bu hak sadece merkez bankasınındır. Acaba merkez bankaları işlevlerini kaybetmekle yüz yüze mi kalacaklar?

Buluşlar tek başına bir anlam taşımaz. Çoğu patent hayata geçirilememiş arşive kaldırılmıştır. Bunları hayata geçiren girişimcilerdir. Girişimcilerin mucitlerle ve yatırımcılarla buluşmasına zemin hazırlayan ekonomiler büyür, üretim ekonomisi olur. Bunu başaramayan ülkeler de tüketim ekonomisi olur. Aslında mucitlerine, kaşiflerine ve en önemlisi girişimcisine sahip çıkamayan toplumlar üretim ekonomisi olamadıkları gibi borçlanmadıkları sürece tüketim ekonomisi bile olamazlar.

Çevremize ve dünyada olup bitene bir bakalım… Her şey değişirken bu değişimin sürekli ve açık ara tüketim tarafında yer almak, bir süre sonra borçlanma olanağını da kaybedeceğimiz anlamına gelmeyecek mi?  

Başarı ölçütleri de değişecek. Halen firma ve ülkeler bilançolarına ve gelir tablolarına bakılarak değerlendiriliyor. Kredibilitesi yani başarı değeri mali tabloların üzerinden ölçülüyor. Bence bu da tarihe karışacak yaklaşımlardan biri. Zira firma ya da ülkelere borç veren çevreler yatırımlarının karşılığını güvencede ve karlı görebilmek için o firmanın veya ülkenin “sürdürülebilir” alanlarda faaliyet gösterip göstermediklerine daha çok odaklanacak ve buna ilişkin ölçüm tekniklerini geliştirecekler. Belki de en can alıcı gelişme de bu alanda olacak. Örneğin çevrenin korunması amacıyla yapılan bir buluş ve bunun ticari değeri savaş endüstrisindeki herhangi bir buluşun değerinden daha fazla sürdürülebilir görülecektir.  Sağlık, enerji, çevre ve bilişim sektörünün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak birçok yeniliğe zemin oluşturacağını göreceğiz. Tıpkı geçmişte olduğu gibi Müslüman kaşiflere büyük iş düşüyor. Neden mi? Çünkü Müslüman kaşifler ve mucitler yeryüzünü kana boyayacak, fitne çıkartacak ve sırf para kazanma hırsıyla dünyayı kirletecek alanlara kafa yormayacaklar da ondan. İslami girişimcilik ise Müslüman olsun ya da olmasın tüm dünyadaki “iyi ve güzel” olan patentleri satın alarak ticarileştirecekler. Bu alanda İslami yatırım fonları kapitalist sistemin arkasından gitmeyi bırakarak “sürdürülebilirlik” bağlamında yeni başarı ölçütleri geliştirecek ve İslami girişimciliği destekleyecekler. En azından ben bunu umut ediyorum…

Meksika’da işsizlik oranı %3,9

Evet yanlış okumadınız. İlk bakışta istatistiki bir hata gibi görünse de bu oran doğru. Meksika’da işsizlik oranı Türkiye’den yaklaşık 10 puan daha iyi durumda. Üstelik nüfusu 125 Milyon olmasına rağmen…

2006 yılında AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve daha sonra Başbakan Yardımcısı olan Prof. Dr. Nazım Ekren başkanlığında bize benzer ülkelerin ekonomi politikalarını incelemek üzere bazı ülke ziyaretlerimiz olmuştu. Bunlardan biri de Meksika’ydı. O dönemde istihdam politikalarını çalışan Milletvekili olarak dış ülke ziyareti öncesi ekonomik göstergeler üzerine bilgi toplamaya çalışıyordum. Meksika verileri oldukça şaşırtıcıydı. İşsizlik konusunda sadece bizden değil gelişmiş ülke ekonomilerinden de olumlu yönde ayrışan Meksika, nasıl bir yol izlemekteydi?

Gittiğimizde işsizlik oranlarında yakaladıkları başarının arkasında Meksika İş Bulma Kurumunun olduğunu gördük. İşsizlik oranını düşüren en önemli etken, genel teşvik politikasından ziyade her bir işsize iş bulma konusunda gösterdikleri özen ve geliştirdikleri sistemin kusursuz işleyişiydi. Sistem; emek arz ve talebini meslek, iş yeri, sektör ve bölge bazında uyumlu hale getirmeye çalışan aktif istihdam politikalarına dayanıyordu.

İşverenle işsizi buluşturma konusunda onlarca yöntem geliştirmişlerdi. Bunlar arasında; açık iş ilanlarını günlük ücretsiz gazetede yayınlamaları, iş fuarları düzenlemeleri, şehrin her köşesine kiosk (büfe) terminaller koymaları ve bunlar yetmezmiş gibi işsizleri telefonla arayarak bilgilendirmeleri bulunuyordu. Anlatılanlar Meksika’nın düşük işsizlik oranını açıklıyordu. Bunlar dışında daha çarpıcı önlemler de vardı. Örneğin bizim kriz dönemlerinde başvurduğumuz istihdam garantili ücret desteğini Meksika sürekli uygulamaktaydı. İş ve eğitim ilişkilerini daha koordineli yürütüyorlardı. Ama asıl önemli olan bütün bunları seferberlik ruhuyla yapmalarıydı…

Günümüzde Türkiye İŞ KUR benzeri politikaları uyguluyor. Belki yıllar önce atılması gereken adımları atmakta geciktiğimiz için alınan önlemler yeterli gelmiyor ve zamana ihtiyacımız var. Bununla birlikte böylesine önemli bir sorunun kaynağına inmemiz ve daha yapısal çözümler üretmemiz gerekiyor.

Meksika’da izlenen istihdam politikalarının başarısı biraz da ülkenin rekabet gücünden kaynaklanıyor. Meksika dünya rekabet sıralamasında 48. Sırada ve Türkiye’den 13 sıra önde. O halde rekabetçi ülke olmamızı sağlayacak mikro ekonomik politikalara eğilmemiz önem taşıyor. Türkiye makro ekonomik istikrarını mikro ekonomik birimlere dayandırmadığı sürece sağlıklı ilerleyemez. Özellikle dışarıdan yapılan müdahaleler sonucu her şey bir anda bozulabilir. Nitekim bağımsızlık mücadelesi verdiğimiz bu dönemde bizi en çok ekonomiyle tehdit etmiyorlar mı?  

Sonuç olarak, rekabetçi olmanın gereklerini yerine getirmekten başka çaremiz yok. Firmalarımızın değerini bilmeliyiz. Onların taşıdığı vergi ve faiz yükünü hafifletmek için Hükümetimizin aldığı önlemler yerindedir. Daha çok girişimciye ihtiyacımız var. Sadece işçilerimizi değil girişimcilerimizi de eğitmeliyiz. Her zaman önerdiğimiz gibi faizsiz borçlanma araçlarını geliştirmeli, girişim sermayesi ihtiyacını karşılamalıyız. Böylece Teknokentlerimizde bulunan yeniliklerin ülkemizde ticarileşmesini sağlamalıyız.

Hükümetimiz uygun görürse Teknoparklara Girişim Semayesi Yatırım Ortaklığı yetkisi verilebilir. Böylece buralarda üretilen yenilikler havada kalmaz ve en kısa sürede ticarileşir.

Faizsiz ödeme araçlarından Barter (Mal Takası Sistemi)

Faizsiz, çeksiz, borçsuz, dertsiz, dövizsiz, senetsiz ödeme aracı olarak Barter ödeme sistemi işler mi?

Evet işler…Tarım Kredi Yem olarak Barter (mal takası) yaparak yaklaşık 620 Milyon TL işlem gerçekleştiriyoruz. Yani paraya el sürmeden, bankaya muhtaç olmadan ticaret yapıyoruz. Hedefimiz bunu 1 milyar TL’ye çıkarmak. Toplam ticaret hacmimizin %30’undan fazlası barterla gerçekleşiyor. Örneğin biz çiftçiye yem satıyoruz. Buna karşılık ondan yılda 250 Milyon TL tutarında yemlik arpa mısır vs. alıyoruz.

Yem sattım 250 Milyon, Mısır, Arpa, Buğday aldım 250, etti mi 500 Milyon TL? İşte size mal takası ticareti. Daha bitmedi. Tarım Kredi Birlik A.Ş adında bir şirketimiz var. Ondan Ayçiçeği küspesi alıyoruz yılda 50 Milyon TL ve ona süt ürünleri satıyoruz 50 Milyon TL etti 100 Milyon TL. Toplamda 600 Milyon TL. Daha bitmedi… Bizim bir de TK Hayvancılık şirketimiz var. Ona 10 Milyon TL Yem satıyor karşılığında 10 Milyon TL süt alıyoruz. Toplam 20 Milyon TL. Genel Barter toplamımız 620 Milyon TL.

Bu model emlak piyasasında ve araç alım satımında da gayet iyi işliyor. Barter’ a uygun ürün listesi yapılsa herhalde pahalı ürünler başı çeker. Bunun nedeni insanların krediye ihtiyacı azaltma çabası. Yani aslında rasyonel davranmaları. Para yok, faiz yok, dolar yok. Dolayısıyla stres de yok. Yaşasın Barter! Türkçeleştirirsek mal mübadelesi yani takas. Bu neden önemli? Kredi maliyetleri ortada. Nakit sıkıntısını ortadan kaldırmanın bir yolu da Barter işlemleri.

Yasal dayanağı 90’lı yıllarda oluşturulmasına rağmen finans sektörünün kredi dışında efektif araç tanımaması nedeniyle geliştiremediğimiz araçlardan biri de Barter…

Bu modelin işlemesi için yapılması gereken sağlam bir input-output (girdi- çıktı) analizi. İkinci adım; b2b (firmadan firmaya) e-ticaret uygulamalarının geliştirilmesi. Üçüncü adım; lisanslı değerleme uzmanlarının sisteme kazandırılması ve son adım elektronik ortamda veya kıymetli evrak niteliğinde “Barter çekinin” işlem görmesi. Sorun aynı anda milyonlarca farklı talebin eşleştirilmesi. Aşılamaz mı? Aşılır. İkinci sorun, bu eşleştirmenin zamanında gerçekleşmesi. Bu da aşılabilir. Örneğin Barter çeki bu zamanlamayı çözer. Kağıt paranın yaptığı işle barter çekinin yaptığı iş aslında aynı.  Daha önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum; Türkiye hedef pazar olarak Afrika ülkelerini önemsiyor. Ancak bu kıta dolar yoksulu ama doğal kaynaklar bakımından zengin. Afrika ile ticaretimizi bu ülkelerdeki kambiyo sistemi ve döviz sıkıntısı nedeniyle geliştiremiyoruz.  Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de Barter sistemini kurumsallaştırmak daha da önem kazanıyor.

Acil kredi oltasına takılmayın…

“Acil kredi lazım” ya da “Acil para lazım” anahtar kelimeleriyle internette arama yaparsanız, karşınıza kredi danışmanlığı adı altında faaliyet gösteren yüzlerce gizli tefeci çıkacaktır. Hepsinin ortak hedefi; kredi alma olanağını kaybetmiş kişilere yüksek faizle borç vermek…Tahsilat güvenceleri ise borçlunun emekli maaşı, kredi kartı, kefil ya da sattıkları ürünün üzerine koydukları ipotek…

Bu gizli tefeciler, kurdukları tuzakların yasal görünüm taşımasına büyük özen gösteriyorlar. Bu tezgâhların birçoğunu dinlemiş olabilirisiniz. Ben de yaşanmış bir örneği paylaşabilirim…

Yıllar önce banka kredisini ödeyemeyerek takibe düşmüş bir emekli, bankalardan kredi alma olanağı bulunmadığı için internet üzerinden “acil kredi” arıyor. Karşısına çıkan seçeneklerinden biri ile telefon görüşmesi yapıyor ve derdine çare olacaklarını düşünerek İstanbul’daki şirket merkezine gidiyor. Orada kendisine tanesi 6 bin TL’den mobil telefon satıyorlar ve aynı anda 1900 TL’den geri alıyorlar. Sattıkları telefon karşılığında imzalattıkları senetleri de yanlarına alarak borçlandırdıkları kişileri gruplar halinde İcra müdürlüğüne götürüyorlar. Burada emekli maaşının tamamını 11 ay süreyle bağlayacak şekilde taahhütname imzalatıyorlar. Böylece verdikleri toplam 11.600 TL karşılığında 11 ayda 24.000 TL tahsil etmiş oluyorlar. Bu vatandaşımızdan ayrıca 500 TL taahhüdün kaldırılması için para kesmeyi de ihmal etmiyorlar.

Biliyoruz ki, kimine telefon, kimine otomobil, kimine elektrikli ev aletleri satarak gizli tefecilik yapanlar özellikle borç sarmalına düşmüş çaresiz kişileri tuzaklarına çekmeyi başarıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın faizsiz finansman konusunda gösterdiği samimi çabanın değerlendirilmesi gerekir. Bu nedenle çözüm konusunda bazı önerileri dile getirmeyi görev biliyorum. Kanaatimce bunlara karşı iki önlemi birlikte almamız gerekiyor.

Öncelikle alışverişin arkasına gizlenmiş tefecilik faaliyetleri mali suçtur. Bu iki kişi arasında geçen ticari faaliyet değildir. Mali suçlarla ilgili işlemlerin Adliye koridorlarında, İcra dairelerinde işlenmesi ayrı bir garabettir. Ayrıca internet ortamında “acil kredi” yazdığınızda bu şebekeleri bir çırpıda bulmanız mümkün. Burada Mali Suçları Araştırma Kurulu’na iş düşüyor. Dahası Cumhuriyet Savcılarına büyük görev düşüyor.

İkincisi “mahalle borç sandıkları” kurarak borç sarmalından çıkmayı başaramayan çaresizleri kurtarmamız mümkün. Emekli maaşını taahhüt ederek borcunu ödeyebilen  biri  elbette faizsiz borcu daha kısa sürede ödeyecektir.

Mahalle borç sandıkları faize bulaşmış ya da bulaşma riski yüksek bireylerin elinden tutacak, onları düzlüğe çıkarıncaya kadar yanlarında olacak İslami ölçülerle hareket eden dayanışma kurumudur.

Mahalle borç sandıklarının kuruluşu bağışçılar ve  bu amaçla kurulmuş Para Vakfı tarafından gerçekleşecektir. Mahalle borç sandıklarından sadece gerçek kişiler yararlanacaktır. Şirket veya işyerlerine borç verilmeyecektir. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarından yardım alan kişilere borç verilmeyecek, ancak karşılıksız yardımda bulunulacaktır. Borç verme limiti kişinin gelir testi yapılarak belirlenecek ve toplam gelirinin % 70’ini geçmeyecektir. Bir kişiye verilecek borç limiti toplanan kaynağın %5’ini geçemeyecektir. Borcun vadesi en fazla 24 ay olup, ödeme takvimi kişinin talebine göre 3 aylık dönemleri geçmeyecek şekilde planlanır.  Borçlanan kişi, borcunu ödemeden yeniden borçlanamaz. Borcunu ödeyemeyen kişiye kefil göstermesi halinde ek süre verilebilir. Bu ek süre 60 günden fazla olamaz. Borçtan dolayı her ne ad altında olursa olsun, ek maliyet yüklenemez.  Borç tutarı gerekirse kefalet sandığına veya bir alacak sigortasına sigortalanabilir. Bankadan kredi kullanan kişilere kredisini kapatmak taahhüdüyle borç verilir. Para Vakfı, Mahalle ve Köylerde kurulacak Borç Sandıkları aracığıyla borç verir. Borç Sandıkları seçim sandık çevresi esas alınarak belirlenir. Yaklaşık 200 kişiye bir Borç Sandığı kurulur. 200 kişinin altında kalan köy ya da mahallelerde yakın çevreyle birleştirilerek bu sayıya ulaşılır.

Borç sandıklarının mütevellisi, o mahaldeki bağışçılardır. Her yıl Ramazan ayında Mütevelli heyet yeniden oluşturulur. Mütevelli heyet; en yüksek 5 bağışçı ile 1 imam, 1 öğretmenden oluşur. İmam ve öğretmenler isteğe bağlı olarak çağırılır. Mütevelli heyet muhtarlıklarla iletişim halinde olur. Mütevelli heyet toplantıları ayda en az bir kez yapılır. Mütevelli heyet toplantılarına üç kez katılmayan üye yerine yedek üye davet edilir. Her İl’de bir Vakıf Şubesi açılır. Vakıf şubesi sandıkların işleyişini denetler. Borçlanmak isteyen kişiyle ilgili talep, Vakıf tarafından onaylanması halinde işleme konabilir. Sandığın kuruluş sermayesinin en fazla 2/3’ü Vakıf, 1/3’ü mahalli bağışlardan oluşturulur. Her sandığın sermayesi 30 bin SDR’dir. Borç senedi, Bakara Suresi Ayeti gereğince şahitler huzurunda imzalanır. Ödenmeyen borç senetleri için mütevelli heyet onayıyla yasal takip yapılabilir. Ödeme zorluğu çeken kişilerden aciz vesikası olması halinde borç silinir. Borç sandığı bütçesi yıllık olarak yapılır. Ramazan Ayı başlangıcı yılın miladıdır. Her ay sonu itibariyle gelir tablosu ve bütçe gerçekleşmeleri hazırlanır. Borç Sandıkları aynı ilçe içerisinde olmak kaydıyla birbirlerine borç verebilirler. Vakıf tarafından verilen kuruluş sermayesi, 5 yıl içerisinde yıllık eşit taksitler halinde Vakfa iade edilir.

Ne dersiniz? Bu sandıkları kurabilir miyiz?

Faizsiz piyasa araçlarının geleceği…

Faizi ayaklar altına almak başlığıyla kaleme aldığım yazı dizisine ilgi gösteren tüm okurlarıma teşekkür etmek isterim. Ayrıca çok sayıda akademisyen arkadaşım benzeri çalışmalar yaptıklarını ifade ettiler ve bilimsel makalelerini paylaşma lütfunda bulundular. Bunlar geleceğe dönük umutlarımızı daha da artırdı. Bu çalışmaların özetlerini yeri geldikçe aktarmaya çalışacağım.

Aslında o kadar çok alternatifimiz var ki…Katılım Bankaları, Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları, Kitlesel Fonlama Platformları, Kira Sertifikaları, Halka Arzlar, Kefalet Sigortası… Bütün bu faizsiz piyasa araçları için gideceğiniz çok sayıda adres bulunuyor. Bunlar dışında yeni piyasa araçları da geliştirilir. Yeter ki, faizsiz ekonomik sisteme yönelme çabamız olsun. Örneğin barter (takas) sistemi, geçen yazımda dile getirdiğim ödeme garantili elektronik çek ve senet uygulamaları… Hepsi son derece piyasa dostu sistemler.

Temel sorunumuz; geliştirdiğimiz faizsiz borçlanma araçlarının kavramsal çerçevesi değil, uygulamada ortaya çıkan yetersizliklerimiz. Örneğin Katılım Bankalarının vadeli alım satım işlemlerine aracılık eden finans kurumları olmasından daha çok “muşaraka” yoluyla proje finansmanına iştirakçi olmaları gerekirdi. Keza Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları istenen ölçüde gelişmedi. Kira sertifikaları, halka arzlar, kefalet sigortası gibi faizsiz finansal araçlar da yeterli derinliğe ulaşamadı. Peki ama neden?

Tek cümleyle, faizsiz işleyen piyasaları kurmanın zorlukları olduğu için. Faizsiz sistem bereketlidir ama bir o kadar risklidir. Riski azaltmak için şeffaflık, yetkinlik, strateji ve kurumlar arası işbirliğine ihtiyacımız var. Ne yazık ki, kayıt dışılık nedeniyle şirketlerimiz şeffaf olamıyor. Belki vergi yükümüzü gözden geçirmeliyiz. Girişimcilerimiz teknolojiyi takip edecek ve yenilikleri ticarileştirecek yetkinlikte değil. Girişimci eğitimi bu nedenle gündemimizin ilk sırasına yerleşmeli. Strateji konusunda ekonomi yönetimine büyük görev düşüyor. Son olarak faizsiz alternatif sistem, kurumlar arası işbirliği ağına sahip değil. Burada kastım sektör çıkarlarını gözeten örgütler kurmak değil. Bilgi ve iletişim kanallarının sıkı bir şekilde örüldüğü işlevsel kurumlar oluşturmak.

İşte bu eksikler giderilmediği için İslami hassasiyeti nedeniyle birikimlerini banka dışında değerlendirmek isteyen kesimler çoğunlukla istismara uğradı. Geçmişte yeşil sermaye olarak nitelendirilen Holdingleşme buna örnek gösterilebilir. Hatta kitlesel fonlama mevzuatı olmadığı için piyasa boşluğundan yararlanan  “Çiftlikbank” skandalı da buna örnek gösterilebilir. Milyonlarca yatırımcı milyarlarca dolarlık kaynağı banka, bono, tahvil dışında yatıracak alternatif yer arıyor ama kurnazların ellerine düşüyor. İşte faizsiz sistemin gelişmeyişinin nedeni bu sistemin bütüncül bir stratejiyle tasarlanmamış olmasından dolayıdır. Gerek yatırım yapacak tasarruf sahipleri gerekse finansman temin etmek için hazır bekleyen girişimci kitlesi bir an önce etkin bir faizsiz finansman modelinin kurulmasını beklemektedir. Bu yazımda özellikle Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları üzerinde durmak istedim.

Girişimci; yeni pazar, yeni tedarik ve finansman kaynakları bularak, yeni ürün ve üretim teknikleri veya örgütlenme biçimleri geliştirerek ekonomik gelişmeye öncülük eden kişidir. Özel sektörün öncülüğünde yürütülen tüm faaliyetlerin odağında girişimci vardır… Tüm sektörler ve firmaların etkilenmeye başladıkları yeni iş süreçlerinin ve üretim tekniklerinin oluşmasında öncü rol “ girişimcilere” aittir. Günümüzde rekabet, ucuz işgücü ve girdi maliyetlerinde değil, nitelikli girişimci odağında düğümlenecektir.

               Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları; dinamik, yenilikçi ancak finansal gücü yatırım fikirlerini gerçekleştirmeye yeterli olmayan girişimcilerin yararlanabilecekleri yatırım finansmanı kuruluşlarıdır. Ayrıca GSYO’lar, sermaye sahibi ile finansman ihtiyacı içinde olan girişimciyi biraraya getiren “aracı kurumlar” olarak değerlendirilebilir.

Merkez Bankası verilerine göre; İmalat Sanayii’nde özel firmaların bilançolarında ortalama Ödenmiş Sermaye Oranı % 17’dir. Bu durumda, 1 Milyar dolar tutarındaki yatırım için 170 Milyon dolar ödenmiş sermayeye ihtiyaç vardır. Buna göre GSYO’lardan sağlanacak 100 milyon dolar öz kaynak ile yaklaşık 1 Milyar dolar tutarında yatırım yapılabilir. Bu durumda her yıl 1 milyar dolar GSYO finansmanı ile yatırım gerçekleştirilebilecektir.

Her bir aracı kurumun GSYO’na yaklaşık 100 milyon dolar sermaye bulabilecekleri düşünülmektedir. 81 Aracı Kurumun varlığı dikkate alındığında yukarıda açıkladığımız hedeflere ulaşmanın zor olmayacağı düşünülmektedir.

Sonuç olarak GSYO piyasasını örgütlemek için, Girişimci, GSYO, Teknopark, Teşvik Sistemi ve Borsa’nın tam bir uyum içinde olmaları gerekir. Türkiye’de tüm bu kurumlar olmasına rağmen henüz istenen noktada değildir. Girişimci teminat sorunu (kaynak sorunu) yaşamakta, teknik ve pazar konularında bilgi yetersizliği çekmekte, devletin sağladığı teşviklere ulaşmada zorlukla karşılaşmakta ve Sermaye Piyasalarına girmede yetersiz kalmaktadır.

Faizli kredi piyasasından, faizsiz piyasa kredisine…

İlk adım: Faizsiz Elektronik Çek

Faiz konusunda eleştiriyle yetinmeyip alternatif çözüm üretmemiz gerektiğini düşünen biri olarak, uzun yıllardır üzerinde çalıştığım araştırmaları ve piyasa gözlemlerimi ekonomi yönetiminin istifadesine sunmayı ve kamuoyunun bilgi dağarcığına küçük de olsa katkıda bulunmayı görev addediyorum.

Önce bakış açımızı değiştirecek bazı bilgiler vereceğim… Kullandığımız kredi tutarının bugün itibariyle 2,5 trilyon TL olduğunu ve buna karşılık yılda 370 milyar TL faiz ödediğimizi önceki yazımda belirtmiştim. Oysa en az bu tutarda çek, senet ve açık hesapla borçlanıyoruz. Bu tür borçlanmada “banka” yerine “piyasa” kredisi kullanıyoruz. Şimdi gelin hep birlikte piyasa kredisinin boyutlarını daha detaylı inceleyelim ve buradan üreteceğimiz faizsiz finans modeline göz atalım…

Firma bilançolarına bakıldığında; çek, senet veya açık hesap olarak nitelenen ticari borçların firma varlıklarına kaynak teşkil ettiği görülecektir. Bu sebeple; sağlam bir geçmişi, güçlü itibarı olan köklü firmalar banka kredisi yerine piyasa kredisiyle işlerini yürütebilmektedir. Ama KOBİ’ler ve henüz yeni kurulan firmalar bu şansa sahip olmayabilirler. Bu yüzden geliştireceğimiz çözümün bu kesimleri kapsaması büyük önem taşıyor. Bunu başarabilirsek bir yandan üretim maliyetlerimizi diğer yandan banka kredisinin sistemdeki ağırlığını azaltabiliriz.

Bankacılık verilerine göre 2018 yılı itibariyle Türkiye’de kullanılan çeklerin tutarı 939 milyar TL. Bu tutar, piyasadaki toplam çek stokunun sadece ibraz edilen kısmı. Bununla birlikte hepimiz biliyoruz ki, keşideciler sıra vadeli çek düzenlemektedir. O halde vadesi gelmeyen çeklerle birlikte 2-3 trilyon TL tutarında çek stokundan söz edilebiliriz.

2018 yılı itibariyle keşide edilmiş çeklerin %97 ‘si ibrazında, %1’lik kısmı ise en geç 12 ay içerisinde tahsil edilmektedir. Geri kalan %2’lik kısmı ise icra takibine konulmaktadır. Nakdi kredilerde ise tasfiye olunacak tutar daha yüksek ve tahsil süreleri daha uzundur. Burada karşılaştırma yapıldığında görülecektir ki; nakdi kredilerde tasfiye edilecek oran %3 seviyesindeyken karşılıksız çekte bu oranı %2 seviyesindedir. 

Nakdi kredi hacminin 2,5 trilyon TL olduğu buna karşın piyasada keşide edilmiş çek stokunun da tahminen 2,5-3 trilyon TL olduğu dikkate alındığında, makro ekonomik dengelerin korunması ve ticaret hacminin geliştirilmesi için çek kullanımının güvence altına alınarak özendirilmesi en az kredi piyasası kadar önem taşımaktadır. Bu denli büyük bir finansal piyasanın, bilişim teknolojisiyle ve alacak sigortası ile desteklenerek daha da büyütülmesi mümkündür.

Yine bir önceki yazımda ümitsizliğe yer olmadığını, faizsiz alternatif finansman modellerinin yaşama geçirilmesi için yasal düzenleme ve nitelikli insan kaynağına ihtiyacımız olduğunu belirtmiştim. İşte size bir örnek: Elektronik çek yasası taslak olarak hazır. O halde ekonomi yönetimi yenilikçiliğin önünü açmalı, bu amaçla ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeleri hızla hayata geçirmelidir.

Elektronik çek neler kazandıracak?

Öncelikle şunu biliyoruz ki, elektronik ortamda düzenlenen çekin tutarı banka ya da ilgili finans kurumu tarafından bilinecektir. Bu aşamada alacak sigortası sisteme girecek ve ödeme garantisi verilen çekin itibarı artarak, piyasa kredisi olarak kullanımı yaygınlaşacaktır. İşte size çek uygulamalarında güvence sorununu giderecek yeni bir ödeme aracı…

Bugüne kadar sorunumuz çeklerin karşılıksız çıkması değil miydi? Alacağını tahsil edemeyen firmalar borcunu ödeyemiyor ve ödeme güçlüğü teselsül ederek tüm sistemi olumsuz yönde etkiliyordu. Özellikle kriz dönemlerinde konkordato taleplerinin başlıca nedeni karşılıksız çeklerdi. Elektronik çek uygulaması hayata geçtiğinde karşılıksız çek sorunu bütünüyle gündemden düşebilir.

Aynı modeli elektronik senet uygulamasıyla da pekiştirebiliriz. Nasıl ki bankalar kredi kartına ödeme güvencesi sağlıyorsa, üzerinde yazılı tutarı denetleyerek elektronik çek yaprağına da ödeme garantisini verebilir. Bunun akla yatmayan bir tarafı var mı?

Öte yandan elektronik çek sayesinde bankalar bugünden daha çok komisyon elde edecektir. Örneğin çek müşterileri için yaptıkları istihbarat ve güncellemeler nedeniyle oluşan operasyonel giderleri önemli ölçüde azalacaktır. Zira arka planda anlık risk ölçen bir sistem çalışacaktır. Önemli avantajlarından biri de ciro işlemlerinin elektronik ortamda izlenebilmesi ve banka açısından işlem geliri elde edilebilmesidir. Elektronik çekin diğer yararı, kredi kullanımı yerine tekafül sistemini piyasaya kazandırmasıdır. 

Özetle; kredi piyasasını rahatlatmak, faiz nedeniyle ortaya çıkan kaynak maliyetini düşürmek için alacak sigortası (tekafül) ile desteklenen, piyasalara güven veren yeni bir ödeme aracını yaşama geçirmemiz mümkündür.

Gelecek yazımda kredi mağdurlarına değinerek alınması gereken acil önlemlere yer vereceğim.  

Faizi ayaklar altına almak… (2)

Sorun faizin kendisi mi yoksa faiz oranları mı?

Gündemdeki ekonomik sorunların başında yüksek faizler var. Hükümetimiz faiz oranlarının düşürülmesi amacıyla yoğun çaba harcıyor. Peki, sorunumuz faizlerin yüksek olması mı yoksa faizin kendisi mi? Sorunumuz daha düşük faizle borçlanıp daha fazla tüketmek mi, yoksa “yeterli olanı” hesaplayarak daha tutarlı ve sürdürülebilir bir iktisadi yaşam tasarlamak mı? İhtiraslarımıza gem vuramadığımızda buna cevap veren kredi piyasasının olmayışı mı bizi üzüyor, yoksa dara düştüğümüzde elimizden tutacak bir dost bulamayışımız mı? Zaten verilmemesi gereken bir kredi yüzünden evi, işyeri haciz memurlarıyla basılan bir sistemi mi korumaya mı çalışacağız, yoksa insanlara ihtirasları uğruna borçlanmamaları gerektiğini mi öğreteceğiz? İşte bu sorulara ekonominin kaynak kodlarına eğilmeden cevap veremeyiz. Kısacası yeni bir yazılım tasarlamadan mevcut işletim sistemini kullanarak faiz koridorundan çıkmamız pek mümkün görülmüyor.

Finansal kapitalist sistemin temelinde oldukça iyi tasarlanmış kredi piyasası vardır. Kredi piyasası bugüne kadar geliştirilen en etkin sömürü aracıdır. Kredi kavramı cazibesini tüketim ya da yatırım harcamalarına kaynak teşkil etmesinden alır. Geliriniz harcamalarınıza yetmediği takdirde borçlanma yoluna gidersiniz. Finansal kapitalist sistemde borçlanma aracı kredidir. Kredi piyasasının işlerliğini sağlayan da faizdir.

Faizin tasarrufları yatırıma veya tüketime yönlendirici iki önemli işlevi var. Ayrıca tasarrufları özendirici özelliğini de unutmamak gerekiyor. Bir ekonomide hem tasarrufu hem de yatırım ve tüketimi tek merkezden kontrol eden böylesine kullanışlı bir sistem dururken daha etkin araçlar geliştiremediğimiz takdirde faizi terk etmek sadece mütedeyyin kesimlerin tercihi olarak kalacaktır ki bunun da ekonomiye tesiri ihmal edilecek kadar azdır.

Kâr payı dağıtan katılım bankalarının benzeri güvence vermesine rağmen mevduat toplamada yaşadıkları güçlükler, kredi piyasasında gelişememeleriyle doğrudan ilgilidir. Zaten tasarruf açığı ve sermaye yetersizliği çeken İslam ülkelerinde kredi kalitesi düşük firma pazarına yönelmek rasyonel görülmüyor. Kuş her iki kanadını birlikte kullanarak yükselir. Hem tasarruf hem de yatırım piyasasını birlikte büyütmek zorundasınız. Bunu eş zamanlı yönetmede katılım bankalarının güçlük çektiği ortadadır.

Faizin gelir paylaşım mekanizması olarak kurgulanması, öngörülebilir olması ve teminata konu edilmesi nedeniyle bunu ikame edecek finansal ürünler geliştirmede zorlanıyoruz. Bu yüzden çoğumuz faizin günümüz koşullarında ortadan kaldırılamayacağını düşünüyor. Ama faizin zararlarını kabul etmeyen de yok. Bu zararlı alışkanlıktan kurtulamamak gibi bir şey… Öğrenilmiş çaresizlik. Söylediklerim kredi alan kesimler için daha çok geçerli. Diğer yandan parası olanlar da bankaya yatırdıkları mevduatların karşılığında yatırımlarını enflasyondan koruma dışında reel bir getiri elde edemediklerini düşünüyor. Bu durumda mevduat sahiplerinden ama daha çok kredi müşterilerinden kazanç sağlayan bankalar sistemden yararlanan temel aktörler oluyor. Kredi kullanan kesim sistemin en dramatik rolünü üsleniyor. Özellikle kriz dönemlerinde bankalara borçlarını ödeyemiyor. Bir süre sonra bankadan aldığı krediyi bir başka bankadan kredi çekerek ödemeye başlıyor ve battıkça batıyor. İşte bu yüzden faizsiz bir sistemin kurgusu üzerinde çalışmak, hem ekonomi yönetiminin hem de ekonomik birimlerin temel görevidir.

Hemen ifade edelim ki, ümitsizlik yok, çaresizlik yok. İleride yazacaklarım bu konuda oldukça sağlam alternatiflerin tasarlanmış olduğunu gözler önüne serecektir. Aslında sorunumuz, faizi ikame edecek finansal araçlara gerekli yasal zeminin hazırlanmayışı ve nitelikli insan kaynağının yetiştirilememesidir. Eğer bu iki önemli eksik giderilirse parasal kaynak temininde sorun yaşanmayacağını düşünüyorum.

Güncel verilere göre yaklaşık 2,5 Trilyon TL kredi kullanılıyoruz. Buna karşılık 2019 yılı sonu itibariyle ödeyeceğimiz tahmini faiz 370 Milyar TL olacak. Buna devletin ödeyeceği faizleri de eklersek 450 Milyar TL tutarında bir faiz yüküyle karşı karşıyayız. Yılda 80 Milyar dolarlık bir varlık transferi yaşanıyor. Milli gelirin yaklaşık %10’u faiz gideri olarak harcandığında ne yatırım ne de işsizliği önlemek için elde avuçta bir şey kalmıyor. Faiz ekonomiden tüm enerjiyi çekip alıyor. Varlık transferi olarak bilançolardaki el değiştirmeden söz etmiyorum. Hani “Borçlanarak geleceğimizden yemişiz.” diye bir serzeniş vardır ya… Asıl önemli nokta bunu idrak etmek. Zaman, yani ömür tekrar kazanılamayacak tek şeydir. Ama biz ömrümüzden severek isteyerek faiz yoluyla başkalarına ömür transfer ediyoruz da bunun farkında değiliz.

Üniversitelerimiz ise böylesine önemli bir konu üzerinde yeterli araştırma yapmıyor. YÖK Kütüphanesinde “faizsiz” anahtar kelimesi ile tarama yapıldığında çoğu yüksek lisans düzeyinde 40 kadar tez çıkıyor. Ekonomik güvenliğimizi tehdit eden böylesine önemli bir konuya kafa yormak akademik camiaya neden zor gelir? Anlayabilmiş değilim…  

Sonraki yazımda kredi alan kesimlere alternatif çözümler sunmaya çalışacağım.

Faizi ayaklar altına almak…

Geçtiğimiz Cuma Diyanet İşleri “riba-faiz” konusunu ele alan bir hutbe okuttu. Böylece son yılların en önemli çıkışlarından birini gerçekleştirdi ve yeni tartışmaların fitilini ateşledi. Ümit etmek isteriz ki, bu işi burada bırakmaz. Asıl bundan sonra yapılması gereken; İslam İktisadı konusunda seri konferanslar düzenleyerek ekonomi yönetiminin alacağı kararlarda sadece Müslümanlar adına değil insanlık adına da yol göstermesidir.

Kanaatimce faiz sorununu borçlanmadan ayrı düşünemeyeceğimize göre, faizi yasaklayan İslam’ın borçlanma konusuna nasıl yaklaştığını bilmemiz gerekiyor. Belki de kritik hata; faizin haram olduğunu teyit ederken borçlanmanın helal yolları hakkında bilgi vermemek ve daha da önemlisi bu bilgiyi yaşama geçiren kurumları inşaa edememektir.

Günümüzde Müslümanların yüzleşmeleri gereken sorunların başında ekonomik anlayışları gelmektedir. Ayırt edici karakterimizin temelinde yer alan İslam ekonomisi, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu karşısında neredeyse 600 yıldır hiçbir ilerleme kaydetmedi. Başta ülkemiz ve diğer İslam coğrafyasında ekonomik sistemin liberal anlayışa teslim edilmesi, İslam’ın eksikliği değil, Müslümanların ihmal ve kusurundan kaynaklanmaktadır. Zaten kaynak ihtiyacı olan bu ülkeler, 150 yıldır zengin batının eline düşmüş durumda. Kısıtlı ama pahalı borçlanma ilişkisi, İslam ülkelerini arzu edilen kalkınma düzeyine taşıyamıyor.

Temel sorun, iktisada bakış açımızdan kaynaklanıyor. Gitgide kendi kültürümüzden uzaklaşmamız ve batı toplumunu örnek almamız sonucu, israf eden, infak etmeyen, karz-ı haseni unutan ve ortaklık yerine banka kredilerine yönelen bir toplum haline geldik. Faiz kanıksandı. Zekât müesseseleşemedi, kişisel yardım düzeyinde kaldı. Kendi öz cevherimizi söndürdük, rehberimizi kaybettik. Sonuç olarak, batı kapitalizminin sınır tanımayan tüm kurum ve kuralları Müslüman toplumlar için tam bir teslimiyet içinde uygulanır hale geldi.

Ne yazık ki, kapitalizm toplumları çürütüyor ve iktisadi buhranın temellerini hazırlıyor. Ne bireysel ne de toplumsal düzeyde kalıcı bir çözüm üretmiyor. Bu yüzyılın en önemli başlıklarından birinin “sürdürülebilir kalkınma” olması tesadüfi değil.  Buna rağmen kimsenin bu gerçekle esaslı bir yüzleşme niyetinde olmadığı görülüyor. Refah göstergesi haline dönüştürdüğümüz tüketim çılgınlığının yer küreyi çöplük haline getirmesini gözardı ediyoruz. Dahası israfın kaynağı olarak faize dayalı borçlanmanın bizleri her geçen gün sömürücü kapitalizmin tutsağı haline dönüştürdüğünü algılamıyoruz bile… “Adalet” kavramı ne sosyal ne de iktisadi yaşantımızın içinde yer bulabiliyor.  Sonuçta güçlünün zayıf üzerindeki hakimiyeti her gün daha da pekişiyor.

Eğer müslüman toplumlar kendilerini yeni bir dünya kurma konusunda istekli bulurlarsa önümüzdeki on yıl içerisinde İslami Finans araçlarını geliştirip yaygınlaştırabilirler. Bugün İslami finans merkezi olarak Londra’nın önde gelmesi, Malezya’nın samimi çabaları ve Dubai üçgenindeki gelişmeler yakın gelecekte 5 Trilyon Dolar düzeyinde olacağı tahmin edilen İslami fonların yönetim merkezleri olacak.

Bu sürece yakın ilgi gösteren İstanbul ise henüz çok küçük bir miktarı -35 Milyar Dolar- Katılım Bankalarında tutabiliyor. Türkiye, finansman açığı olan ve bu yüzden dışarıdan fon sağlamak zorunda bir ülke. Ayrıca, ticari bankacılığın yaygın olarak yerleştiği bir ülke. Katılım Bankalarının mazisi 25 yıllık bir geçmişe sahip. Aktif büyüklüğü sektör ortalamasının yüzde 5’i civarında. Ancak, en azından bugün daha fazla fonu çekmeye çalışıyor. Bu yönde gelişmeleri daha hızlı takip etme anlayışına sahip durumda. AK Parti Hükümeti’nin en önemli projelerinden biri İstanbul’un “Finans Merkezi” olması. Bu projenin önemli ayaklarından biri de İslami Finans kurumlarının İstanbul’a daha yoğun ilgi göstermesi.

Tartışmamız gereken konular hem güncel hem de köklü araştırma yapılması gereken konular… Örneğin; İslam’a göre kredi, borç, ortaklık gibi terimlere nasıl bakmalıyız? Müslümanlar kendi aralarında bir finans kurumu teşekkül ettirip faizsiz borç alıp verebilir mi? Bugün Katılım Bankaları tarafından sağlanan krediler olması gerektiği gibi midir? Ya da Müslümanların borç alıp verme sorununu çözebilmekte midir? Müslümanlar, mevcut finans sistemine tamamen teslim olarak neler kaybetmektedir? Ya da hiçbir koşulda finans kurumlarına bulaşmadan yaşamak zorunda kalan kesimler gerilemekte midir? İslami kültürümüzün karz-ı hasen olarak nitelendirdiği borç verme ilişkisi günümüzde ne kadar uygulanabiliyor? Uygulanmamasının nedenleri neler? Gerçekten faizsiz bir ekonomik sistem kurulabilir mi? Düalist bir yapı içerisinde birbirine karışmadan hem kapitalizm hem İslami finans yürütülebilir mi? İşte bu soruların cevaplarını aramak ve aydınlatıcı bilgiyi paylaşmak amacıyla önümüzdeki haftadan itibaren yeni bir yazı dizisine başlıyoruz.