AK Parti ve Türkiye’nin değer döngüsü

Türkiye AK Parti döneminde kamu ve özel sektörün birlikte gerçekleştirdiği yatırımlar sayesinde çoğu benzer ülkenin başaramadığı değer döngüsüne ulaştı. Dünya’da kalkınmış ülkelerin gerçekleştirdiği bu önemli atılım sarmalı zenginleşmeyi açıkladığı gibi olağan koşullarda diğer ülkelerle arasındaki mesafenin kapanmayacağını da teyit eder.

Değer döngüsü nedir? Örneğin komşunuz eski binasını yıkarak yeni bir bina yaptı. Bu bina sizin binanızın da değerine değer katacaktır. Oysa siz çivi çakmadınız. Ancak, yanı başınızda yükselen yeni binanın değerinden yararlanıyorsunuz. Hatta tüm mahalle sakinleri de yararlanıyor. İşte bunun gibi; bir ülkede kamu ve özel sektör tarafından yapılan yatırımlar sonucu tüm ülkenin varlıkları yeniden değer kazanır ve bu değerler birbirini olumlu yönde etkileyerek atılım sarmalına dönüşür.

Burada önemli olan değer döngüsüyle kazanılan varlıkların kalıcı ve sürdürülebilir kalkınmaya kaynak teşkil etmesidir. Bu nedenle, yakaladığımız böylesine önemli ve tarihi fırsatın boşa harcanmaması için adil, barışçıl ve güvenli bir ülke olmak zorundayız. Aksi halde Suriye, Irak gibi ülkelerde tersine çalışan “değer kaybı döngüsü” ile karşılaşır, küresel hegemonyanın baskısı altında kalabiliriz. Nitekim, Gezi olaylarından başlayarak 15 Temmuz darbe girişimine kadar olan süreçte küresel hegemonyanın Türkiyeyi dizginlemek için nasıl çaba harcadığını görüyoruz.

Bu sevindirici gelişmeyi benim açımdan eksik bırakan bir şey var. Keşke yakaladığımız bu değer döngüsü bizim kültürel değerlerimize katkı sağlasa. Keşke kültürümüzle yoğrulmuş fiziki ve sosyal değerler üretebilsek ve bu değer döngüsünü daha anlamlı hale getirebilsek. Ancak İslam dünyasına kurulan tuzaklar bunları üretecek tefekkür ikliminin doğmasına izin vermiyor…

Değer döngüsüyle kazanılanı rantçılara kaptırmamak da bir o kadar önem taşır. Zira değer döngüsüyle rant aynı ortamı paylaşmaktadır. Daha doğrusu rant, değer döngüsünün oluşturduğu fırsatların peşindedir. Rantçılar engellenemezse top yekun kalkınmanın yerini belli başlı sektörlere kaynak taşıyan  simsarların oluşturduğu bozuk bir düzen alır. Uzun vadede o alanları da çürütecekleri, üretkenliği durdurarak rekabet gücünü zayıflatacakları aşikardır.

Günümüzde finans yönetimleri kaynakların yeniden tahsisi konusunda en az kamu maliyesi kadar fonksiyoneldir. Bu nedenle kredi kanallarının üretkenliği artıracak, rekabet gücünü geliştirecek alanlara olabildiğince açık, rantçıların geliştirdiği spekülatif alanlara olabildiğince kapalı tutulması hayati önem taşımaktadır.

Rantın en büyüğü arsa spekülatörleri tarafından yönetiliyor. Maalesef Türkiye’de bölgesel gelişmişlik farklılıklarını derinleştiren, kentlerden büyük kentlere göç dalgasını büyüten bu sorun yeterince ciddiye alınmıyor. Rantın, reel karla bir ilgisi yoktur. Ayrıca rant gelirlerinin başta reel ekonomi olmak üzere tüm temel ekonomik faktörleri olumsuz yönde etkilediğini ve israfa dayalı, borçlu bir dünya düzeni inşa ettiğini unutmayalım…

Benim daha büyük endişem, yarım yüzyıldır giderek yaygınlaşan bu rant kültürünün özellikle yeni nesil tarafından benimsenmesidir. Gençler çabuk ve kolay yoldan zengin olma hayalini ne yazık ki rantta görüyorlar. Ama bu balonun ellerinde patlayacağı çok açık…

TL bolluğu dolar kıtlığı

Ekonomik göstergelerin de tıpkı bir canlıda olduğu gibi, kimi zaman ritimleri bozuluyor sonra müdahaleyle yeniden düzeliyor. En gelişmiş ekonomisinden en geri kalmışına kadar mutlaka denge hali bozuluyor ve yeniden kuruluyor. Hatta gelişmekte olan ülkelerde bu ritim bozuklukları daha sık yaşanıyor. Zira büyüme evresi tıpkı ergenlik çağı gibi sorunlu geçiyor. Geri kalmış ülkelerde, sert çıkış ve inişler olmuyor. Zira yoksulluğun olduğu yerde her şey daha yavaş ilerliyor. Gelişmiş ülkelerde de bir oturmuşluk var…

Doların yükselişi üzerine çok şey yazıldı, çizildi. Ben de bunun nedenleri üzerine daha önce bir yazı yazmış ve vatandaşın döviz satarak dolardaki artışı engelleyemeyeceğini ifade etmiştim. Ama bugün yapılan değerlendirmelere baktığımda, bu artışın nedenleri üzerinde daha fazla durmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

Şimdi sizi 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarına ve Türkiye’nin koalisyon riskiyle karşı karşıya kaldığı o günlere götüreceğim. Doların kopma noktasını ilgilendirdiği için biraz sabretmeniz ve o günkü koşulları hatırlamanız gerekiyor.

7 Haziran’da, 13 yıllık aradan sonra ilk kez AK Parti’nin tek başına iktidardan düşme riski ortaya çıkmıştı. Kısa bir süre koalisyon müzakereleri olduysa da sonuç alınamayacağı anlaşılınca seçimlerin yenilenmesine karar verildi. AK Parti işte tam bu esnada muhalefet tarafından dile getirilen vaatlerin seçmen tarafından ciddiye alındığını görerek benzeri vaatleri seçim beyannamesine koydu. Sakın bu söylediklerim özellikle Sözcü gazetesi gibi muhalif basın tarafından çarpıtılmasın. Zira bu değerlendirmeden muhalefetin pespayeliği dışında bir sonuç çıkmaz. Seçmenimiz, muhalefetin vaatlerini bile AK Parti’nin gerçekleştirmesini istemiştir, o kadar.

Gerçekten de asgari ücretten, emekli maaşlarına, kamu yatırımlarından, özel kesim faiz desteklerine kadar bir dizi vaat seçim beyannamesine konuldu ve ardından 1 Kasım seçimlerinde beklendiği gibi AK Parti yeniden tek başına iktidara geldi.

Bu vaatler, Bütçe içerisinde önemli düzeyde yük teşkil edecek ve doğal olarak parasal tabanı genişletecekti. Gelir dağılımında önemli ölçüde iyileşme sağlanırken, izlenen Maliye politikasının Para politikasına etkilerinin olacağı açıktı.

Merkez Bankası verilerine göre geçen yıldan bu yana parasal genişleme yaklaşık %20 civarında gerçekleşmiş. BDDK verilerine göre bankalardaki Döviz Tevdiat hesaplarında yaklaşık %-6’lık bir gerileme var. Yani döviz azalırken TL çoğalmış. Bu durumda %20 oranındaki dolar artışını neden başka sebeplerde arıyoruz ki? Dolar kuru 2016 başında 2,94 TL, yıl sonunda 3,54 seviyesinde…Dolardaki artış oranı %20, TL’deki Parasal genişleme %20…

TL’nin bu kadar bollaşması değer kaybını açıklayan nedenlerin başında geliyor ki, Merkez Bankası geçtiğimiz haftadan itibaren TL sıkılaşmasına gidiyor. Bir taraftan repo ihalesi açmıyor, diğer taraftan bankaların kullanacağı kredi limitlerini azaltıyor.

Buna rağmen dolar düşmemekte ısrarlı görünüyor. Ama bu seviyelerden daha fazla yukarı çıkması durumunda, Merkez Bankası’nın elinde spekülatörleri durduracak daha büyük silahları var. Bunları kullanmaktan çekinmeyecektir.

Gelelim faiz lobisinin faiz artırılması yönündeki baskısına. Doğrudur, yatırım fonları yaptıkları değerlendirmelerde “dolardaki yükselişi ancak Merkez Bankası’nın yüksek oranlı faiz artırımının düşürebileceğini” ifade ediyorlar. Böylece dolara olan talebin azalacağını ve TL’nin yeniden değerleneceğini öngörüyorlar. Evet, kısa vadede bu söyledikleri olur ama uzun vadede daha büyük devalüasyonla boğuşmak zorunda kalırız. Oysa şu anda bu sarmaldan kurtulmak için doğrusunu yapıyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın faiz oranlarını düşürme konusundaki baskısı kısa vadede olumsuz gibi görünse de uzun vadede Türkiye’yi sıcak paranın spekülatif hareketlerinden ve vurgunlarından koruyacaktır. Diren Erdoğan, diyorum.

Ayrıca, faizler neden artsın ki? Bakın sizin için çok ilginç veriler topladım. Özellikle Ekim 2015 tarihinden itibaren TL mevduatındaki artış dikkat çekiyor. Vatandaş döviz bozdurmuş TL’ye yatırmış, neden? Faizler yüksek diye…

Oysa bize yutturulmak istenen neydi? Faizler düşük, bu yüzden yabancı fonlar belirsizlik var bahanesiyle sermayelerini geri çekecekler. Buyursunlar çeksinler… Daha yüksek faiz veren bir yer varsa gitsinler. Gidemezler, hele bu saatten sonra bu onlara çok pahalıya patlar. Bozdurdukları kurdan tekrar dolar satın almaları mümkün değil… Gitseler de çok geçmeden gelecekler.

Öte yandan Türkiye’nin döviz ihtiyacı her geçen gün azalıyor. İthalatın ihracatı karşılama oranı yükseliyor. Ayrıca, Enerji Bakanımız Berat Albayrak enerji maliyetlerini düşürücü birçok girişimde bulundu. Diğer yandan dolar talebini azaltacak önlemler de kurumlarımızın TL’ye geçişiyle sağlanıyor. Elbette daha atılacak çok adım, alınacak çok önlem var. Bunları da birazdan paylaşacağım.

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan Rusya, Çin başta olmak üzere dolar dışında yerli para birimleriyle mübadele yapılması konusunda Merkez Bankaları’nın çalışmalara başladığını duyurdu. Bu gerçekten yıllardır dile getirdiğimiz bir modeldi. Çok şükür doların hükümranlığı sona eriyor. Ama asıl darbeyi biz tüketiciler olarak vurmalıyız ki, belini doğrultamasın.

Ben verilere dayanmayı severim. BDDK verilerine göre 188 Milyar dolar Döviz mevduatı var. Buna karşı 163 Milyar dolar döviz kredisi kullandırılmış. Yani artıdayız. Döviz kredisi kullanmak isteyen bu saatten sonra çıkar mı bilmem? Kredilerin %65’i, Türk Lirası üzerinden kullandırılıyor. Tüketici kredilerinin %99,9’u TL üzerinden kullandırılmış. Yani kendi paramızla borçlanıyor, kendi paramızla ödüyoruz. Bunu Sayın Ali Babacan Kamu Borçlanma politikasına da uyarlamıştı.

Merkez Bankası’nda yükümlülükleri fazlasıyla karşılayacak varlıklar var. Bu yönde bir sıkıntı yok. Dolar’ın TL’deki bolluğa tepki vermesini farklı entrikalara bağlayabiliriz. Ama ben bunun yerine gerçek veriler ışığında milletimizi aydınlatmanın doğru olduğunu düşünüyorum.

Gerçek kişilerin son hafta mevduat dağılımı ise şöyle; Türk Parası mevduatı %59, Yabancı Para %41 düzeyinde. Bu oranın kurlardaki gevşemeyle birlikte %70-%30 şeklinde yeniden oluşacağını söyleyebiliriz. Hazırladığım verilerin başlangıç tarihini 2013 Nisan ayına kadar götürdüm. Bunun nedeni, o tarihlerde ne “Gezi” olayları ne seçim baskısı ne FETÖ ne de PKK saldırıları söz konusuydu. Hatta IMF’den kurtulmanın sevincini, faiz oranlarındaki tarihi dip seviyelerin kıvancını yaşıyorduk. Bu noktayı milat kabul edersek daha sonraki gelişmeleri daha iyi anlarız. Bu dönemde dolar karşısında TL daha değerliydi. Bu yüzden mevduatımızın %68’ini Türk Lirasında %32’sini döviz hesabında tutuyorduk. Bugün en kötü koşullarda dahi Türk Lirasına güven devam ediyor. En iyiyle en kötü arasında %15 oranında bir değişim söz konusuysa bu yönetilemeyecek bir durum değildir.

Peki dolarla ilgili neler yapılmalı?

Aslında ekonomi yönetiminin yapması gereken, vatandaşın tasarrufunu nasıl değerlendireceğini etkilemekten çok, harcamalarını TL olarak yapmaları teşvik etmektir. Sayın Cumhurbaşkanımız düzeyinde, harcamalarımızda ithal ve lüks üründen kaçınmamız gerektiği konusunda çağrı da bulunulması hem insani hem de İslami açıdan çok yerinde olacaktır. Vatandaşımız döviz, altın, borsa ya da katılım hesabı açtırarak, belki de bunların hepsini aynı anda yaparak tasarruflarını değerlendirmek isteyebilir. Tasarruflar yatırımlarımız için kaynak teşkil ettiğine göre, ekonomik sistem içine giren ne kadar tasarruf aracı varsa kabulümüzdür.

Türk Parasının kanunla korunamayacağını rahmetli Özal bize öğretmişti. Ürünleriniz dünyaca tanınır ve rekabet edebilir düzeye ulaştığında Paranızın değerini gerçek anlamda koruyabilirsiniz. Günümüzde tükettiğimiz ürünlerin yüzde yüz yerli olmasını bekleyemeyiz. Ama bunların içindeki yerli oranını artırabiliriz.

Yıllar önce Bilgisayar şirketi yöneticisi “Biz de yerli bilgisayar üretimi için bazı adımlar atıyoruz.” dediğinde, sevinerek bu adımın ne olduğunu sormuştum. İşe karton ambalajıyla başladık demişti. Mesele herkesin bu iş kültürüyle ya da tüketim kültürüyle hareket etmesi.

Tüketici kredisi alırken %99,9 yerli para cinsinden borçlanıyoruz, bununla harcama yaparken %99,9 ithal ürün alıyoruz. Değişen nedir biliyor musunuz? Dövizle borçlanan sizin yerinize bankanın olması. Zira bu ürün için illa döviz bulunacak!

Tüketim harcamalarında ithal bağımlılığının yüksek olduğu ülkelerde döviz oynaklığının giderilememesi, ister istemez asıl soruna odaklanmamızı güçleştiriyor. Bunun yerine Merkez Bankası müdahalelerinden medet ummamıza neden oluyor. Ama bunun sonu yok. Hiçbir ekonomi doktrini, para politikasının tek başına kur istikrarını sağlayacağını iddia etmez. O halde daha köklü tedbirlere ihtiyacımız var. Bunların başında “yerli para, yerli mal” sloganın çevresinde bir tüketim kültürü oluşturmamız geliyor.

Kamu harcamalarında yerli ürün tercihinin daha çok teşvik edilmesi gerekiyor. Kamuya alınan lüks araçların yerli olanlarla değiştirilmesi inanın çok güzel bir başlangıç olabilir. Bunu özel sektör de pekâlâ yapabilir. Ben doğrudan bir markayı ya da ülkeyi hedef almak istemiyorum. Bunun yerine lüksten ve israftan kaçınmamız gerektiğini vurguluyorum. Bu sağlandığında ülkemizin tasarruf oranları yükselecek, daha düşük ve uzun vadeli kredi imkanları doğacak ve bunun sonucunda rekabetçi bir ülke olarak refah düzeyimiz artacaktır. Üstelik refah düzeyimizdeki bu artışı ne yükselen kurlar ne enflasyon ne de faiz oranlarındaki artış elimizden geri alamayacaktır.

Doğru paradigma budur…

 

Yorgan kısa ayak ne yapsın?

 

Sayın Ali Babacan, vatandaşın kredi kartı borcu çığ gibi büyüyüp, geri ödeme sorunları artınca, çareyi kredi kartına çeki düzen vermekte bulmuştu.  Kredi kartlarında geri ödeme zorluğu yaşanmasın diye asgari ödeme sınırını % 25’ten % 40’a yükseltmiş, taksit sayısını 9’a indirmişti. Böylece tüketim dizginlenecek ve vatandaş daha az borçlanacaktı.

Aslında doğru bir düzenleme yapılmıştı. Türkiye gibi gelecekten harcamaya alışmış bir ülkede, kredili alış veriş kolaylığının tüketim çılgınlığına dönüşmesi kaçınılmaz görülebilir. Ödeme günü gelip çattığında ise katlanan borçlar yüzünden kredi kartı mağdurları oluşuyor. Herhalde Kredi kartı mağduru lafını tek kullanan ülke biziz. Çek mağduru, kredi kartı mağduru…  Ayağımızı yorgana göre uzatamıyoruz vesselam. Bir bakıma yorgan mağduru… Yorgan kısa ayak ne yapsın?

İşte yapılan bu düzenlemeyle enflasyonun dizginlenmesinin yanı sıra kredi kartı mağdurlarının oluşmasının da önüne geçilmişti.

Ancak bu önlemlere esnaflar da Bankalar da sıcak bakmamıştı. Ne var ki, bizim bankacılık sektörü her yeni duruma süratle uyum sağlayarak kazancını korumayı başarır. Yine öyle oldu…

Ekonomi yönetimi kredi kartı taksit sayısını sınırlandıra dursun, Bankalar bu önlemleri boşa çıkaracak yeni araçları çoktan geliştirmişti. Hatta ekonomi yönetimi farkında olmadan Bankaların ekmeğine yağ sürmüş oldu.

Günümüzde taksit kolaylığı Bankalar tarafından sağlanıyor. Tüketiciler kredi kartlarıyla tek çekim yaptıklarında mağazalar yerine Bankalar taksitlendirme seçeneği sunuyor. Cep telefonunuza bir mesaj geliyor, alışverişinizde alamadığınız taksit imkânını Banka sunuyor. Tek fark aylık % 2 faizle…

Bankaların faizli taksitlendirme seçeneği bu örnekle sınırlı kalmıyor. Diyelim kredi ekstrenizin asgarisini yatırdınız. Bankanız size geri kalan borcunuzu yine aylık % 2 faizle taksitlendirme seçeneği sunuyor.

Oysa kredi kartının asıl amacı tüketiciye faizsiz taksitlendirme kolaylığı sağlamaktır. Bankalar bu işten sadece komisyon kazanmalıdır. Tüketiciyi bu yolla kredi müşterisi haline getirmeleri son derece yanlıştır. Ayrıca kredi kartlarına uygulanan faiz de çok yüksektir.

Aslında bu duruma müdahale etmesi gereken BDDK, tüm bağımsız kurullar gibi ikilem yaşıyor. Bir taraftan Bankalara sahip çıkmak zorunda… Zira zarar eden Banka, ekonominin genelini tehdit edebilir. Öte yandan tüketicileri korumak zorunda. Şimdi bu durumda Bankalara yaptırım uygulasa, sektör gelir kaybına uğrayacak. Sessiz kalsa, yüksek faizle kredilendirilen tüketici mağdur oluyor.  İşte bu yüzden Kredi kartları ve benzeri konularda siyasi iradenin devreye girmesi gerekiyor.

 

Vatandaş döviz bozdursa doları düşürebilir mi?

Doların neden yükseldiğini tartışmadan nasıl düşürüleceğini belirlemek bizi yanılgıya götürebilir. Aynı vücuttaki ateşin neden kaynaklandığı bilinmeden ateş düşürücü kullanarak iyileşmeyi umut etmek gibi…

Türkiye’de dolar kuru artışı TÜSİAD’ın imada bulunduğu siyasi nedenlerden kaynaklanmıyor. Nedenlerini küresel ve bölgesel ekonomik gelişmelerde aramak en doğru ve yol gösterici olandır. Bunları sırasıyla değerlendirelim…

Kur artışına neden olan en önemli yapısal sorun dış ticaret açığıdır. Dış ticaret dengemiz petrol fiyatlarındaki gerileme ve ithalattaki yavaşlamanın etkisiyle iyileşmektedir. Tüm devalüasyonlarda en önemli faktör ithalatın ihracatla karşılanma oranındaki bozulmadır. Bu oran kriz dönemlerinde %55 seviyesine kadar düşmektedir. Oysa 2016 yılı üçüncü çeyreğinde ithalatın ihracatla karşılanma oranı %70 seviyesindedir. O halde dış ticaret açığının döviz kurlarındaki sıçramayı açıklamak için yeterli olmadığını söyleyebiliriz.

İkinci faktör finans kesiminin açık pozisyonudur. Örneğin bankalar döviz kredileriyle döviz mevduatlarını dengeleyemezlerse açık pozisyona düşerler. Nitekim 1994 ve 2001 yılı krizlerinde birçok banka açık pozisyona düşmüş ve bu yüzden kur artışıyla birlikte batmıştır. Bankacılık sektörüne baktığımızda üçüncü çeyrekte yabancı para net pozisyonu 0,4 milyar TL fazla vermektedir. Bu durumda bankaların açık pozisyonlarının döviz kuru artışını etkilediğini de düşünemeyiz. Zaten Bankaların döviz cinsinden sendikasyon kredilerinde bir sorun gözükmemektedir.  Ayrıca sermaye yeterlilik oranları %16 gibi dünya ölçeğinin üzerindedir.

Özel sektörün Bankalara döviz kredi borcu 176 Milyar dolardır. Buna 224 Miyar dolar dış kredi borcunu da ilave edersek yaklaşık 400 Milyar dolar risk taşıdığını ifade edebiliriz. Ancak, bunun 30 Milyar doları kısa vadeli, geri kalanı uzun vadelidir. Üstelik dış borcun büyük bölümü vatandaşın kendi parasıdır.  Bir nev’i yurtdışıdaki parasını borçlanmış göstererek tekrar ülkeye sokmaktadır. O yüzden Varlık barışı yasası çıkarmıyor muyuz? Varlık barışıyla yapılmak istenen bu paraların kalıcı olarak ve muvazaadan ari yurda sokulmasını sağlamaktır.

Diğer taraftan, 2013 yılından bu yana ülkemizde yaşanan siyasal gelişmelerin ekonomi üzerinde baskı oluşturması nedeniyle şirketler döviz cinsinden kredi kullanımını azaltmış, TL cinsinden kredileri tercih etmiştir. Özellikle 2016 yılı ilk çeyreğinden itibaren kredi talebinde artış olmamıştır. Bu nedenle özel sektörün döviz cinsinden borç stokunda görece olarak azalma eğilimi söz konusudur.

Kamu kesimi borçlanma gereği çok düştüğü için ve bunu da TL cinsinden karşıladığı için devletten kaynaklanan bir döviz bunalımı da söz konusu değildir.

Buraya kadar saydığımız etkenler dolardaki artışı açıklamıyorsa, nedenlerini ekonomik faktörler ve hatta iç etkenlerden çok dış etkenlerde aramamız doğru olacaktır.

Dolardaki artışın en önemli nedeni ABD ekonomisindeki iyileşmedir. ABD’de son yılların en düşük işsizlik oranları yaşanmakta, enflasyon ve faiz oranları son derece düşük seyretmektedir. Bu nedenle FED ’in alacağı kararlar dolardaki değerlemeyi daha da artıracağı varsayımıyla dünyada dolara olan talep artmıştır.

Bundan daha önemlisi doların alternatifleri değer kaybetmektedir. Euro ve Yen bölgesinde durgunluğu gidermek için parasal genişleme önlemleri alınırken, dolardaki artış daha da körüklenmiştir. Çin’de büyüme hızının yavaşlaması Altın ve emtia fiyatlarını düşürmüş, böylece doların saltanatı güçlenmiştir.

Hal böyle olunca ne Merkez Bankası’nın ne de küçük tasarruf sahiplerinin döviz bozdurmasının dolar kuru üzerinde baskı oluşturması beklenemez.

Dolar bir mübadele aracı olmaktan çok tasarruf aracı haline geldiği için gereğinden fazla değer görüyor. Bizim de izlememiz gereken yol, dolarla oynamak yerine alternatiflerini güçlendirmek olmalıdır.

Dolar satarak doları düşürmeye bizim gücümüz yetmeyeceğine göre ekonomimize maliyetini nasıl azaltabiliriz?

Döviz kurlarının gelir tablosunda kambiyo zararı olarak yer alması nedeniyle bir maliyet unsuru olduğunu gözden kaçırmamalıyız. Yani kur artışı ihracatçının lehine kambiyo karı olarak yansırken, ithalatçı için kambiyo zararı olarak yansımaktadır. Türkiye ihracattan çok ithalat yaptığı için toplamda kur artışından zarar görmektedir. Kur artışından daha az etkilenmek için kısa ve uzun vadeli önlemlere başvurmak zorundayız.

Kısa vadede dolara spekülatif talebi önlemek için borsayı güçlendirmemiz önem taşımaktadır. Önerim enerji KİT’lerinden bir bölümünü borsada halka açabiliriz. Böylece borsaya derinlik kazandıracağımız gibi hareketlilik de getirebiliriz. TBMM KİT Komisyonu Başkanlığım sırasında yaptığım tespitlere göre enerji sektöründeki KİT’lerin %25’inin halka arzı ile 20 Milyar Dolar gelir elde etmek mümkündür.

Ayrıca, Özelleştirme İdaresi, TOBB, TESK gibi kuruluşların elindeki fonları borsadaki şirketlerden pay alarak kullanmaları durumunda spekülatif dolar talebi yerine tasarruflarımız kar dağıtan reel sektöre aktarılabilir.

Kamu bankalarımızın Fiyat Karlılık Oranları 5 yıla kadar düşmektedir. Bu kelepir fiyatlardan hisse senedi almak yerine daha da artacağını düşünerek dolar satın almak çok büyük bir hatadır. Unutmayalım ki, gereğinden fazla değerlenmiş dolar kurları en başta Amerika’ya zarar verecektir. Bu yüzden bu çıkışın inişi olacağını hesaba katmak gerekir.

Son olarak Hükümetimizi uyarmamız gereken bir başka soruna dikkat çekmek istiyorum. Dolardaki artışla eş zamanlı olarak Foreks reklam furyasını başlattı. Foreks nedir? Örneğin 1000 dolarınız var. Bununla hesap açıyorsunuz. Size 50 bin dolarlık alım hakkı veriyorlar. Dolar bir günde %1 arttığında 50 kaldıraçla 1000 dolarınızla 500 dolar kazanç elde ediyorsunuz. Bu tatlı hayale kapılarak hareket edip Foreks oyununa katılan fayans işçisi bir hafta içerisinde elindeki 1000 doları da kaybediyor. İstisnalar var elbette ama çoğunluğu elindeki kaybediyor. Hükümetimiz Foreks piyasalarını yasaklamasa bile, en azından kaldıraç oranlarını sıfırlamalıdır. Foreks piyasalarda dolar spekülatörleri ve aracı kurumlar dışında kimsenin para kazanma olasılığı yoktur ya da Milli Piyango biletinden fazla değildir.

 

DOLAR ZİRVESİ VE ZİRVEDEKİ DOLAR

Dolar zirve üstüne zirve yapıyor. Bu yüzden Ekonomi Koordinasyon Kurulu da Beştepe’de zirve yapıyor. Dolar ağaca tırmanan kedi misali çıktı çıkmasına da orada sürekli kalma şansı yok. İneceği kesin ama süzülerek mi, yoksa çakılarak mı iner o tartışılır. Piyasa ekonomisi üç sütun üzerinde yükselir. Bunlar; fiyat, faiz ve döviz kurlarıdır. Bu sütunlardan birinde bir sarsıntı olursa tüm yapı etkilenir. Ekonomik sarsıntılar aynı depremde olduğu gibi biriken enerjinin birdenbire açığa çıkmasıyla meydana gelir. Her şey devalüasyonla başlar. Arkasından faiz artışı gelir ve son olarak her ikisi birden enflasyonu yükseltir. Böyle bir kriz yaşandığında TL alacaklarınızın değeri yarıya inerken, döviz borçlarınız ikiye katlanır. Bununla kalsanız iyi. Ayrıca banka kredi borcunuz varsa borcunuz kısa sürede ödenemez hale gelebilir. Ancak tüm ekonomik sistemler uzun vadede dengeye ulaşır. Yukarıda saydığımız parametrelerde denge sağlanıncaya kadar yavaş yavaş şiddetini kaybeden sarsıntıların olması doğaldır. Bütün bunları anlatmamın sebebi malum. Dolar aldı başını gidiyor. Merkez Bankası yıl sonu dolar tahminini revize ederek 3,18’den 3,34’e yükseltti. Bu günlerde zaten 3.34’ün üzerinde seyrediyor. Ekonomi yönetimi döviz kurlarındaki artışın geçici olduğunu savunuyor ve daha çok Trump etkisine ve FED açıklamalarına bağlıyor. Bunda haklılık payı olsa da Dolar’daki artışın iyimser tahminlerle değerlendirilmesi bizi yanılgıya götürebilir. Ekonominin temellerinde bir sarsıntı yoksa ve sütunlarda oluşan çatlakları tamir edebiliyorsak o halde bu durumu geçici görebiliriz. Burada sadece kendi ülkemizdeki ekonominin temellerini kastetmiyorum. Yazımın başında “piyasa ekonomisi” diyerek giriş yaptım. Zira dışa açık bir ekonomide hesaplar sadece kendi ekonomik sisteminiz üzerinden yapılmaz, aynı zamanda bölgesel ve küresel etkileri de hesaba katmanız gerekir. Dünya’da FED ’in faiz artışı ve bunun dolar talebi üzerindeki etkileri tartışılıyor. 1998 yılı Amerika finans krizinden bu yana neredeyse on yıl geçti. Bu süre zarfında Amerikan Merkez Bankası ve Hazinesi dünyaya dolar enjekte ettiler. Dolardaki tarihi düşüşü petrol fiyatlarındaki tarihi tırmanışla dengelemeye çalışsalar da dünyada finansal genişleme yaşandı. Döviz bolluğundan finans ihtiyacı olan bize benzer gelişmekte olan ülkeler yararlandı. Şimdi tam tersi durum söz konusu. Dolar yükselirken petrol fiyatları düşüyor. Bir anlamda terazinin bir kefesinde petrol diğer kefesinde dolar bulunuyor. Eğer her ikisi birden yükselirse işte o zaman yandık. Körfezde yaşanan savaş sona ermezse, her ikisinin de değişik nedenlerle artması mümkün. Diğer taraftan Çin’in büyüme hızında yavaşlama emtia fiyatlarını düşürdü. Küresel ekonomide Ortadoğu krizinin derinleşmesiyle birlikte yine ciddi yavaşlama söz konusu. Avrupa’daki resesyon bir türlü giderilemiyor. İşte böylesine daralan bir dünya ekonomisinde Türkiye’nin iç dinamikleriyle krizi kontrol edebilmesi elbette beklenemez. Sadece Maliye politikalarımızın başarılı olması, bütçe disiplini sağlanması da sorunu çözmüyor. Kaldı ki; tüketimini borçlanarak yapan bir ülkede borçlanma imkanları da sınırlanmışsa, talep daralmasından en çok etkilenecek kamu maliyesidir. Bu durumda bütçe açıklarının oluşması kaçınılmazdır. 2016 başında dolar kuru 2,94 seviyesindeydi. Bugün %18 artışla 3,36 düzeyinde. Enflasyon %7.28 artarken dolar kuru iki katın üzerinde artıyorsa, bunun faiz ve fiyatlar genel düzeyine yansıması kaçınılmazdır. Petrol fiyatlarındaki düşüş sayesinde enerji maliyetlerimiz dolardaki artış kadar artmasa da bunun sağladığı imkân sınırsız değildir. Nitekim petrol fiyatları da artma eğilimine girmektedir. Elimizde döviz girişini sağlayacak iki önemli araçtan birini kaybettik. Turizm gelirlerimiz Rusya krizi ve terör mücadelesi nedeniyle düştü. 25 Milyar Dolar’dan 12 Milyar Dolar’a geriledi. İhracatımız azalsa da ithalat daha çok azaldığı için dış ticaret dengemiz kısmen korunuyor. Ama ithalatın azalması aynı zamanda vergi gelirlerinin azalması anlamına geliyor. Sonuç olarak, dünyada parasal genişleme durdu ve para darlığı başladı. Büyüme oranları düşüyor. Ortadoğu’da savaş ve mali kriz derinleşiyor. Zengin körfez ülkeleri borçlanır hale geldi. Belirsizlikler arttıkça yatırım ve tüketim harcamaları kısılıyor. Üretimdeki daralmanın etkileri işsizlik oranlarında görülmeye başlandı. Büyüme düşerken bütçe disiplinini korumak zorlaşıyor. Bu karamsar tablodan çıkmak için dünyadaki toparlanmayı beklemek zorunda değiliz. Bilakis dünyadaki etkileri lehimize çevirmek mümkün. Bunun için öncelikle ekonomiye daha fazla zaman ayırmalıyız. Dövizdeki dalgalanmaları dövize müdahale ederek durduramayız. Spekülasyon döviz üzerinde yapılıyorsa alternatiflerini güçlendirmeliyiz. Örneğin dövize yatırım yapanlar kısa vadede karlı çıkacaklarını düşünerek ya da döviz borçları yüzünden döviz satın almaktadır. Oysa likit yatırım alanlar dövizle sınırlı değildir. Altın ve hisse senedi piyasası da kur riskinden korunma yolu olarak görülebilir. Böylece dikkatleri dış varlık olan dövizden iç varlık olan hisse senedine çekebiliriz. Bunun için faiz oranlarıyla oynamamız da gerekmiyor. Bilakis faizlerin düşmesi Borsa yatırımcısını koruyacaktır. Paniğe gerek yok. Fiyat istikrarı ve finansal istikrar uzun vadede kurları dizginleyecektir. Bunun için Maliye ve Para politikalarının uyumu kadar siyasi otoritenin söylemleri de büyük önem taşıyor.

Trump, Trump konuştu seçimi aldı…

ABD Başkanlık yarışında Trump hakkında öylesine olumsuz haberler yapıldı ki, onun dünyaya çarpacak bir meteor olduğunu düşündük. Aslında aynen göktaşı gibi geldi. Göstere göstere geldi ve kimse bir şey yapamadı. Kendi ülkesindeki medya organlarının bile yüzde 99’unun karşı çıktığı Trump’a, taciz ettiği tüm çevrelerden oy yağdı.
Trump’ın seçilme olasılığını düşük gösterenler, bugünlerde “ABD seçmeninin beklentilerini anlayamamışız “şeklinde özeleştiri yapıyor. Aslında herkes yol yakınken Trump’ın seçim kampanyası boyunca tepki aldığı söylemlerden vazgeçmesini bekliyor. Ne var ki, tepki topladığı seçim vaatlerini internet sitesinden teker teker silse de kendisini eleştiren çevreleri devletten tasfiye edeceği kesin.
Trump’ın seçilmesiyle “taç giyen baş akıllanır” atasözü yerini bulur mu, bilmiyoruz. Ancak, hayatı boyunca risk yönetmiş bir iş adamının ABD’yi de karşılaştığı risklerden koruması, bu uğurda radikal tedbirlere başvurması sürpriz olmayacaktır. Bunun sonucunda; ekonomik sarsıntıların şiddeti artabilir. Gümrük vergileriyle Çin’i ABD pazarından uzak tutması durumunda, dünyadaki büyüme oranları düşmeye devam edecektir. Vergi oranlarını düşürürken, kamu harcamalarını artırmak muhtemelen ABD bütçe açıklarını büyütecektir.
Dış Politika’ da radikal değişikliklere gidip gitmeyeceği henüz netlik kazanmadı ama söylemlerinde büyük çelişkiler olduğu görülüyor. Örneğin, Rusya’yla Ortadoğu’da daha fazla iş birliğine giderken Ukrayna’ya silah yardımını nasıl yapacağını bilmiyoruz.
Türkiye öncelikle iki konuda iş birliği yapmak istiyor. Birincisi, ABD’nin Irak ve Suriye’deki bölücü terör örgütlerine yardımı kesmesi, bu konuda müttefiki Türkiye’yle birlikte hareket etmesi. İkincisi, FETÖ elebaşının Türkiye’ye iade edilmesi. Kısa vadeli beklentilerimiz bunlar. Sanırım bu konuda Obama yönetiminin aksine Türkiye’yle daha yakın iş birliği içinde olmayı tercih edecektir. Fethullah Gülen’in iade ederek ilk adımı bu yönde atabilir. Türkiye’nin güvenini kazanması için bu şarttır.

Bankalar faiz oranlarını neden düşüremiyor?
AK Parti, üretici ve tüketicinin aynı gemide olduğunu gözeterek hareket etmiştir. Hükümet, üretici örgütleri kadar tüketici tepkilerine kulak verdiği için piyasa üzerinde gözetim ve denetim işlevlerini başarıyla yürütebilmiştir. Sayın Cumhurbaşkanımız başta olmak üzere Sayın Başbakanımızın tüketici aleyhine oluşan faiz oranları hakkında ortaya koydukları tepkilere bu çerçevede bakmak gerekir.
Bugüne kadar bankacılık sektöründe büyük reformlar yapıldı. Bu sayede küresel finans krizi gibi büyük şoklar atlatılabildi. IMF’ye minnet etmeden kendi gücümüzle ayakta durmayı başardıysak, bunu AK Parti’nin ekonomi yönetimine borçluyuz.
Ancak, bankaların dört yapısal sorunu çözülmeden faiz oranlarını istenilen ölçüde düşürmemiz mümkün değil. Birincisi, yurtiçi tasarruflarımız düşük. Tasarrufların düşük olduğu bir piyasada faiz oranları düşmez. Eğer üstüne üstlük Türkiye’nin risk primi artıyorsa, dışarıdan ucuz kaynak bulma şansı da kalmaz.
İkincisi, yatırım bankacılığını geliştirmeden sanayicinin ihtiyacı olan kredi koşullarını sağlayamayız. Türkiye’de yatırım bankalarının sektördeki ağırlığı yüzde 12 seviyesinde. İhracat kredileri, Eximbank’ın oldukça sınırlı kaynaklarıyla desteklenebiliyor. Hal böyle olunca sanayici yatırım yapmakta zorlanıyor, ihracatçı yüksek faizle borçlanıyor.
Üçüncüsü, Bankalar reel sektörü tanımakta zorluk yaşıyor. Maalesef reel sektör kayıt dışı çalıştığı için gerçek durum mali tablolara yansımıyor. Bu durumda teminat dışında bir seçenek kalmıyor. Teminat aldığınız fabrika binası, ha deyince satılamadığı veya satılsa bile kelepir fiyattan alıcı bulabildiği için, gerçek değerleri ile kredi değeri arasındaki marj açılıyor. Yani 5 milyon TL değerindeki fabrika binası 2,5 Milyon TL krediye karşılık buluyor.
Dördüncüsü, yatırılan mevduatın vadesiyle, kullanılan kredinin vadesi arasında ciddi uyumsuzluk var. Üç aylık mevduat toplayıp, beş-on yıllık kredi açamazsınız. Ama Türkiye’deki Bankalar bunu yapmak zorunda. Ayrıca, Munzam karşılık oranlarınızın yüksek olması kaynak kullandırmanızı sınırlıyor.
Bu durumda Hükümetle bankaları ortak bir dilde buluşturmak için ne yapmalı?
Öncelikle Merkez Bankası ve BDDK para politikası araçlarının bankalara maliyetini gözden geçirmeli. Ayrıca, Hükümetin, sektörün uluslararası piyasalardan uzun vadeli ve düşük faizli borçlanması için çaba göstermesi gerekiyor. Bu sektördeki oyuncuların arkasında devletin olduğu hissettirilirse daha uygun koşullarda tahvil ihraç edilebilir. Bunun için illa Hazine garantisi gerekmez. Hazine dış finans çevrelerinde Bankaların yanında yer alsın yeter.
Bankaların da Hükümet ve iş dünyasından gelen eleştirilere kulak vermesi gerekiyor. Daha fazla finansal çeşitlilik ve menkul kıymetleştirmeye ihtiyaç var.
Son olarak tüketicilerin davranışlarıyla ilgili durum değerlendirmesi yapmamız gerekiyor. İhtiyaçlarımızla, ihtiraslarımızı birbirine karıştırıyoruz. Ne yazık ki, bizi yüksek faizle borçlanıp ödeme güçlüğüne götüren etkenler ihtiyaçlarımızdan değil, ihtiraslarımızdan kaynaklanıyor. Özetle, işimiz zor değil. Yeter ki sorunlarımızın çözümü için ortak dil geliştirmeye çalışalım.

Türkiye’de büyümeyi faiz frenliyor.

Büyüme oranımız Avrupa’daki birçok ülkenin üzerinde olduğu için tartışmayı bu tür mukayeselerle geçiştiriyoruz. Oysa genç Türkiye’nin büyüme oranlarının en az % 7 olması gerekiyor. Bu bakımdan yaşlı Avrupa ile kendimizi mukayese etmeyelim. Türkiye’yi büyütecek ekonomik modelleri tartışalım.
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan faiz konusuna ne zaman girse, faizlerin talimatla inmeyeceğini söylüyorlar. İyi de faiz konusunda ne biliyoruz ki? Türkiye’nin risk priminin kimler tarafından artırılıp indirildiğini araştıran var mı? Neden derecelendirme kuruluşlarının yatırım yapılabilir seviyede gördükleri bir ülkede yıllık yüzde 20 faiz alınır? Ya da tersten soracak olursak, yıllık faizlerin yüzde 20 olduğu bir ülkede kim ne diye yatırım yapsın? Bu kredi ile yatırım yapanlar için geçerli olduğu kadar, parası olup da yatırım yapanlar için de geçerli bir sorudur…
Bankacılık sektörü ne yapsın?
Kaynak bulmada zorlanan bankacılık sektörü, mecburen faizleri yükselterek fon akışını dengelemeye çalışıyor. Doğrusu yaptığımız araştırmalarda Bankacılık sektörünün faizlerin yüksek olduğu zamanlarda değil, düşük olduğu zamanlarda kazançlı çıktığını tespit ettik. Son 14 yıldır Bankaların batmamasını faizlerdeki düşüşe bağlayabiliriz. Bankalar faizler düştüğü için hem alacaklarını rahat tahsil ettiler, hem de faiz marjını artırdılar.Yani kredi ile mevduat faizi oranlarındaki farktan yararlandılar. Ne var ki, Gezi olaylarının patlak verdiği 2013 yılından bu yana faiz oranları yükseldi. Birçok firma kredilerini ödeyemez duruma geldi. Bunun tek nedeni faizlerin yükselmesi değil elbette. İçeride Paralel yapı entrikaları, terör olayları, dışarıda Suriye krizi ve kurların yükselerek borçlanma maliyetlerinin neredeyse iki katına çıkması gibi etkenler, firmalarımızı zora soktu. Kimi iflas erteleme yoluna gidiyor, kimi iflas edip gidiyor.
Gelinen bu aşamada Ekonomi yönetimine üç önemli tavsiyede bulunmak isterim. İlk olarak, Bütçe dengesi bu kadar makul seviyelere inmiş bir ülkede Hazinenin borçlanma faiz oranlarını düşürmesi gerekir. Hazine, finans piyasaları için en muteber ve en büyük müşteri konumundadır, eli güçlüdür. Kriz tellallarına kulak asmamalıdır. İkinci olarak, Bütçe kalitesinin artırılması için büyüme şarttır. Büyüme olmazsa vergi gelirleri de artmaz. Büyümeyle vergi gelirleri arasında mutlak bir korelasyon vardır. Büyüme oranı düştüğüne göre vergi gelirlerindeki artış da azalacaktır. Bir süredir bunun sinyalleri alınmaktadır. O halde Maliye politikasının büyümeyi tetiklemesi gerekiyor.
Yaptığımız ekonometri analizlerde; ihracatın istihdamla, ithalatın büyümeyle doğrusal ilişki içerisinde olduğunu tespit etmiştik. Buradan yola çıkarak, hem ithalatı, hem de ihracatı canlandıracak sektörlerin üzerine gitmemiz gerekiyor. Otomobil, Ağır Makine Sanayi, Turizm ve en önemlisi İnşaat sektörünün üzerinde durmalıyız. Konut ve ticari yapıların hem döviz kazandırması, hem de büyümeyi tetiklemesi mümkündür. Türkiye inşaat sektöründe son 5 yılda geliştirdiği projelerle yabancılara çok ciddi oranda proje satmayı başarmış bir ülkedir. Müteahhitlerimiz yurt dışında iş almasa bile Türkiye’de geliştirdikleri projelere dışarıdan müşteri bulabiliyor. Diyelim ki, yabancıya satılan konut ya da ticari projelerde vergisel teşvik uygulasak ne kaybederiz? İhtiyacımız olan dövizi temin ettiğimiz gibi, büyümeyi de tetikleyebiliriz. “Yabancı vergisel teşvikle ucuza aldığı binayı satıp haksız kazanç temin eder”, diye düşünebilirsiniz. Bunu önlemenin on tane yolu var.Örneğin yabancı 5 yıl içinde konutu sattığı takdirde vergisel teşviklerden yararlanamaz diyebilirsiniz. Ya da, “5 yıl içinde ancak yabancıdan yabancıya satış yapılabilir” diyebilirsiniz. Unutmayın, Amerika, İngiltere, Almanya gibi ülkelerde gayrimenkul piyasalarının en önemli müşterileri yabancılardır. Üçüncü olarak, faizsiz bankacılık konusunda önemli hamleler yapılıyor. Ama faizsiz finans sisteminin payı yüzde 15 gibi çok düşük oranda. Bu alana da önemli teşvikler vermeliyiz. Türkiye gibi faiz oranlarının bastırılması için Cumhurbaşkanının devreye girdiği bir ülkede faizsiz bankacılığın teşvik edilmesi çok önemli.
Bu önerilerimin yenilerini önümüzdeki haftalarda dile getirmeye çalışacağım. Bereketli ve sağlıklı bir hafta geçirmeniz dileğiyle esen kalın…

Hasan Fehmi Kinay

Türkiye’nin Ortadoğu’da alması gereken riskler?

Türkiye, yarım asırdır Avrupa Birliği’ne üyelik hayali kuruyor. Dış ve iç politikamızı tamamen bu hayalle şekillendirdik. AB üyeliği için ne gerekiyorsa yaptık. Bizim onlardan beklediğimiz, onların bizden beklediğinden daha azdı. Anayasa başta olmak üzere tüm mevzuatımızı AB normlarına uygun hale getirdik. Ama olmadı…
İran ise, Ortadoğu’ya yöneldi. Mezhepsel bağlarını kullanarak nüfuzunu genişletti. Irak, Suriye ve Lübnan’ın dış politikasını belirleyebilecek güce erişti. Kendi askerlerini bölgeye sevk etti. Hizbullah üzerinden örtülü biçimde İsrail’le savaştı. Kısacası her türlü riske girerek Ortadoğu’ya yön vermeye çalıştı ve çalışıyor. Yemen’den S. Arabistan’a kadar tüm bölgede varlığını gösteriyor. Batılılar dışladıkça Rusya ve Çin’le öylesine sıkı ilişkiler geliştirdi ki, tüm ambargolara rağmen ayakta kalmayı başardı.
İran, Rusya ve Çin’le kurduğu ilişkileri Ortadoğu denkleminde kullanarak hızla güven oluşturuyor. Girdiği ittifaklarla Ortadoğu için savaşmaya hazır olduğunu hissettiriyor. Ama aynı Ortadoğu, bize bu güveni duymadı, duyamadı. Çünkü onlar için risk alabileceğimizi düşünmüyorlardı. İnsanlar gerektiğinde birbirlerine canlarını mallarını emanet ederler. Toplumlar da bireyler gibi birbirlerine destek olmak için savaşı göze alabilirler. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda, Asyalı, Ortadoğulu, Kuzey Afrikalı Müslümanların Çanakkale’de bizim için ölümü göze aldıkları gibi.
Ortadoğu için yaklaşık bir asırdır kılımızı kıpırdatmadığımız ortada. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın “one minute” çıkışı ve ardından İHH’nın Mavi Marmara’yla Gazze için ölümü göze almasına kadar bu böyle devam etti. Mavi Marmara olayı Türkiye’nin Ortadoğu için bazı riskleri göze alabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Böylece Ortadoğu’da bir asır boyunca kaybettiğimiz güveni yeniden kazanmaya başladık.
O günleri hatırlayalım… Tayyip Erdoğan’ın bu ezber bozan hareketi bizim eski diplomatları endişelendirmişti. “Eyvah” dediler, artık başımıza bela yağacak. Haklıydılar. O gün bu gündür her türlü entrikayla karşı karşıyayız. Demek ki, işin sırrı Ortadoğu’da gizliymiş. Değişen tek şey Türkiye’nin Ortadoğu politikasıydı. Batılıların karmaşık Ortadoğu hesaplarında Türkiye’nin rolü “sıfır sorun” çıkarmasıydı. Oysa henüz Amerika kıtası keşfedilmemişken Osmanlı Devleti Ortadoğu’yu yönetiyordu. Ne hazindir ki, batılıların istediği gibi davrandık. Batı hayranlığıyla yetişen nesiller için Ortadoğu bataklıktı. Kimse “madem Ortadoğu bataklık, burada ABD’nin, İngiltere’nin, Fransa’nın ne işi var?” diye sormadı. Biz gönüllü biçimde kendimizi Ortadoğu’dan tecrit ederken, onlar büsbütün Ortadoğu’yu ele geçirdiler. Onların istediği davranmamıza rağmen üzerimize oynadıkları oyundan kurtulamadık. Teröristlerle iş birliğinden kaçınmadıkları gibi, Türklerin, Arapların, Perslerin devletlerine de saldırmaktan çekinmediler.
Bizi gaflet uykusundan uyandıran Recep Tayyip Erdoğan’a “bizi niye uyandırdın!” diye kızanlar, “Suriyeli 3 Milyon korunmaya muhtaç insanı niye ülkemize soktun?” diye soranlar olabilir. “Şimdi DEAŞ’la, PYD’yle savaşmanın gereği var mıydı?” diyenler bile olabilir. Bu arkadaşlara bizim de bir sözümüz olacak: “Bu aymazlığınıza rağmen bu ülkede yaşadığınız için çok şanslısınız, ama biz sizin yerinize de bedel ödediğimiz için aynı şansı paylaşmıyoruz…”
Bu gaflet uykusundan uyanmanın bedelini FETÖ-PKK ve diğer terör örgütleriyle ödetmeye çalışan batıya da şöyle sesleniyoruz; “artık uykularınızı kaçıracak kadar uyanığız…”

Türkiye’nin pırıltısı

Dertli coğrafyamızın içinde öyle fırsatlar öyle zenginlikler var ki, koşulları lehimize çeviriyor. Yaşlı dünyanın genç ülkesi olmak bize eşsiz zenginlik sunuyor. Yerel değerlerimize yönelmek, kültürel derinliğimizi kavramak, mücadele azmimizi güçlendiriyor. İnanç coğrafyamızla gönül ilişkileri kurmak, bağlarımızı güçlendirmek, etki alanımızı genişletiyor.
Türkiye’nin pırıltısı Kızılay’la mültecilere kucak açarken, Filistin’de, Somali’de parlıyor. Sanırım artık yeni bir dünyanın kuruluşuna tanık oluyoruz. Önümüze bahar tazeliğinde aydınlık bir gelecek uzanıyor.
Türkiye ev sahipliğinde çok sayıda uluslararası kongreler yapılıyor. İstanbul, Kongre turizminin merkezi konumuna ulaştı. Bakın en son Dünya Enerji Kongresi Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın himayelerinde İstanbul’da gerçekleşiyor. Türkiye kongre turizminde son on yılda büyük bir sıçrama yaparak Dünya sıralamasında 28. Sıradan 18. Sıraya yükseldi. İstanbul ise son on yılda 15. Sıradan 7. Sıraya yükselmiş durumda. İstanbul’a yapılan üçüncü havaalanı, üçüncü köprü gibi altyapı yatırımları sayesinde on yıl içinde Dünya’nın ilk üç ülkesi arasına girmemiz mümkün.
İstanbul ‘un finans merkezi olması için yeni düzenlemeler yolda. Sermaye piyasalarında çeşitliliğin artırması ve vergisel teşviklerin yürürlüğe girmesiyle paranın nabzı İstanbul’da atacak.
Savunma sanayi son dönemde yıldızı parlayan sektörlerin başında geliyor. AK Parti öncesi Savunma ihaleleri ofset anlaşmaları yapılmadan doğrudan yurtdışına verilirken, şimdi yurtiçi alım şartlarına bağlı olarak yani ofset anlaşmalarıyla milli savunma sanayimizi geliştiriyoruz. Böylece Aselsan başta olmak üzere birçok firma hızla savunma sanayi alanındaki projelere imza atıyor. Yakın zamanda güvenlik teknolojisinin Ortadoğu pazarına Türkiye üzerinden girebileceğini düşünmek hayal olmayacak.
Sağlık sektörü Türkiye pırıltısının başlıca kaynaklarından biri oldu. Sağlık turizmi gelecekte en az turizm gelirleri kadar gelir getirecek ihraç kalemlerinden biri olabilir. Türkiye’de sağlık finansmanı konusunda yapılan iyileştirmeler orta ve uzun vadede dünya çapında üne kavuşmamıza neden oldu.
Teknoloji merkezleri ve yenilikçilik alanında henüz sıçrama yapılmasa da son on yıldır AR-GE harcamalarının Milli Gelirdeki payının artması sayesinde buluş piyasasının da ivmelendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Orta Vadeli Program’ın temelleri işte bu Türkiye pırıltısından yararlanarak oluşturulmuş. İyimser varsayımlara dayandırılmasının nedeni hem bölgede hem de Türkiye’de normalleşme sürecine girileceği inancı. Bunun ilk belirtilerini terör örgütlerinin çözülmesiyle görmeye başlayacağız. Sanırım 2017 yılı terör örgütlerinin çökertildiği bir yıl olacak. Suriye krizinin dünya gündeminde daha fazla kalmasına tahammül edileceğini sanmıyorum.
İslam toplumu kendi içine yerleştirilen virüslerle savaşmayı öğreniyor. Dünya ekseni hızla doğuya kayıyor. İhtimaldir ki, önümüzdeki on yıl içinde dünyanın siyasi, ekonomik ve askeri ağırlığı doğuya kaymaya başlayacak. Pekin, Moskova, İstanbul, Delhi, Tahran en az New York, Londra, Paris, Berlin kadar önemli olacak.

Teşekkürler Moody’s

Teşekkürler Moody’s
Bizi bir dertten kurtardın. Not artırdığın günden beri Hasan Cemal gibileri ha bugün ha yarın notumuzu düşürmeni bekliyordu. Nihayet kararını verdin.
Ancak…
Not artırdığında asgari ücret 800 TL’ydi, notumuz düştüğünde 1300 TL…
Not artırdığında cari açık yüzde 10’lara çıkmıştı, not düşürdüğünüzde yüzde 4,5’lara indi…
Not artırdığında faizler yüzde 5’lerden yüzde 12’lere tırmanmıştı, not düşürdüğünde 12’lerden 7’lere düştü…
Not artırdığında emekli maaşlarına zam yapamamıştık, not düşürdüğünde emekli maaşları hayli arttı.
Not artırdığında gezi eylemleri başlamış, köprü baraj yapılması engellenmek istenmişti, not düşürdüğünde Yavuz Sultan Selim, Osman Gazi Köprüleri hizmete açıldı…
Not artırdığında FETÖ’ cüler at koşturuyordu, not düşürdüğünüzde temizleniyor…
Notumuzu artırdığında kredi kartı taksit sayısı 9’a düşmüştü, şimdi taksit sayısı artıyor…
Hükümet bütçe fazlası veriyor, Moody’s not indiriyor,
Hükümet otomatik bireysel emeklilik fonu kurarak tasarrufları artırıyor, Moody’s not indiriyor,
Stratejik altyapı yatırımlarını, sermaye piyasalarını ve dış yatırımları desteklemek için Varlık Fonu kuruluyor, Moody’s not indiriyor.
Türkiye 27 çeyrekte kesintisiz büyüyor, Moody’s not indiriyor.
Başbakan Binali Yıldırım teşvik paketi açıklıyor, Moody’s not indiriyor.
Türkiye kenetleniyor FETÖ darbe girişimini engelliyor, Moody’s not indiriyor.
Türkiye DAEŞ mevzilerini vuruyor, Suriye sınırından terör örgütlerini söküyor, Moody’s not indiriyor.
Binali Yıldırım, düşmanlarımızı azaltacağız, dostlarımızın sayısını artıracağız diyor, Moody’s not indiriyor.
Rusya’yla ilişkilerimiz normalleşiyor, Moody’s not indiriyor.
Bu nasıl not ki, Türkiye safralarından kurtuldukça notu düşüyor?
Notumuzu yatırım yapılabilir düzeye çıkardığın 2013 yılından bu yana başımıza gelmeyen kalmadı. Sen notumuzu yükselttin, Gezi olaylarıyla Türkiye’yi karıştırdılar. Notumuzu yatırım yapılabilir seviyede tuttun, FETÖ ‘nün 17/25 Aralık Hükümeti devirme planı devreye sokuldu. Sen hala Türkiye’yi yatırım yapılabilir seviyede görüyordun, bu kez 15 Temmuz darbe girişimiyle karşılaştık.
Sen yatırım yapılabilir gördüğün için Türkiye’ye yatırım falan yapılmıyor. Bilakis elimizdekileri de alıp götürüyorlar.
Bizim iktisatçılar da telaşa kapılıp kendilerini fazla üzmesinler. Zira Moody’s sıcak parayı nereye götüreceğini kendi de bilmiyor. Notu A olan ülkeler parayı negatif faizle kullanıyor. Notu B olan ülkeler içinde Türkiye’ye değil de Uganda’ya mı yatırım yapacaklar, yoksa Yunanistan’a mı? Guatemala ya da Angola’ya mı? Belki Papua Yeni Gine’ ye, olmadı Kenya’ya?Türkiye’den daha iyi seçenekleri yok denecek kadar az. Bu faizleri veren ülke zaten yok? Olsa Moody’s dur dese durmazlar…
Dünya’ya not yağıyor da Türkiye mi eksik kaldı? Hangi ülkenin notu artmış, merak ediyorum?
Oyuna gelmeyelim…
Kış dönemleri ekonomideki üretkenliğin mevsimsel etkilerle azaldığı, gıda fiyatlarının arttığı, enerji faturalarının kabardığı bir dönemdir. Bu yüzden enflasyon, döviz kurları ve faiz oranlarında nispi artışlar olabilir. Bu yüzden panik yapıp faiz lobisinin oyununa gelmeyelim.
Şimdi kredi derecelendirme kuruluşlarını IMF gibi ters köşe yapmamız mümkün. Nasıl 2008’de IMF olmadan küresel finans krizini atlattıysak, aynı şekilde derecelendirme kuruluşlarının not kırdığı dönemi de başarıyla atlatacağız. Dünyanın sonu gelmediğini hep birlikte yaşayıp göreceğiz.
Önemli olan bizim yatırımcılarımızın ülkemize karşı inancını koruması ve sorumluluğunu yerine getirmesi. Hep birlikte yarından itibaren oluşturulmak istenen havayı dağıtabiliriz. Bunun için ne yapmalıyız? Bunu da Maliye Bakan Yardımcımız Sayın Dr. Cengiz Yavilioğlu gayet iyi açıklamış:
“Darbe girişiminin finansal ve reel sektör üzerinde doğurabileceği olumsuz etkileri ortadan kaldırmak ve kredi derecelendirme kuruluşlarının doğurduğu olumsuz algıları yönetebilmek için her şeyden önce…
Demokratik kazanımların korunması mücadelesinin bir benzerinin ekonomik alanda da verilmesi elzemdir. Bu bağlamda öncelikle kamuoyunun bu konuda sürekli aydınlatılması, kırılganlıkların sürekli takip edilip, sorun yaşandığında müdahale edilmesi ve yapısal reformların ilerletilmesi gerekmektedir.
Hükümet; reel sektörü destekleyen kanun tasarı ve tekliflerini Meclis’e göndererek, teşvik ve destekleri artırarak, kamuya ait yatırımları hızlandırarak durumu iyi yönetmekte, olumlu piyasa beklentilerini güçlendirmektedir.
En önemli risk unsuru döviz kurları olarak görünmektedir. Eğer yerleşikler TL’de kalırlarsa bu risk önemli ölçüde azalacaktır. Bu anlamda TL’de kalma konusu yerli ve milli bir duruş sergileme anlamına gelmekte ve Türk toplumu bu konuda üzerine düşeni fazlasıyla yapmaktadır.
Sürecin uluslararası ayağının çok iyi takip edilmesi, kriz sırasında ve sonrasında yapıldığı gibi, yabancı yatırımcıların doğru bir şekilde bilgilendirilmeye devam edilip, özellikle doğrudan yatırımcıların ülkeye getirilmesinde gerekli mekanizmaların daha hızlı bir şekilde etkinleştirilmesi yararlı olacaktır.
Dış talepte beklenen canlanmanın yaşanmadığı, turizm gelirlerinin önemli ölçüde gerilediği bir ortamda iç talebi genişletecek politikaların çeşitlendirilerek geliştirilmesinin olumlu sonuçları olacaktır.
S&P’un not indirimi yapmasından önceki Türkiye kredi notu da yatırım yapılabilir seviyenin altında olduğu için piyasalar üzerinde sarsıcı etki doğurması beklenmemektedir. Ancak Moody’s ve Fitch’in de bu sürece dahil olarak Türkiye’nin kredi notunu düşürmeleri halinde hisse senedi, yerel tahvil ve eurotahvil piyasalarından çıkışlar olabilecektir. Bu bağlamda uluslararası derecelendirme kuruluşlarının değerlendirmelerini daha objektif yapmaları konusunda onlarla işbirliği imkânları daha da artırılmalıdır.
Bütçe disiplininden taviz verilmediği, TCMB’nin piyasada likidite sıkışıklığı yaşanmasına kesinlikle izin vermediği görüldüğünde bu kuruluşların olumlu tavır takınması olasıdır. Ancak buna rağmen söz konusu kuruluşların art niyetli değerlendirmelerinin devam etmesi halinde başka derecelendirme kuruluşlarının da (örneğin Japon kredi derecelendirme kuruluşu olan JCR) bu süreçte etkin kılınması yararlı olacaktır. ”