Mucitler, değişim ve İslami girişimcilik


Dünya’da dört eksenli değişim rüzgarları ürün ve firma ömrünü acımasızca aşındırıyor. Bundan etkilenen yalnızca firmalar değil elbette; devlet kurumları, ülkeler, uluslararası örgütler ve bireyler hemen hepsi az ya da çok bu değişim baskısının altında kalıyor. Çaresiz, yeni gelişmelere uyum gösterme çabasına giriyorlar ve başarabildikleri ölçüde ayakta kalacaklar.

Aslında yaşadığımız baş döndürücü gelişmeleri kaşifler ve mucitlerin zekasına ve ısrarlı buluş çabalarına borçluyuz. Her şey durduğu yerde durmuyorsa bu afacanlar sayesinde durmuyor. Bir bakmışsınız dünya devi Kodak fotoğraf endüstrisini yerle bir etmişler, bir bakmışsınız Nokia ‘yı tarihe gömmüşler.  Dünya’da değişimden söz ediyorsak işe bunun öznesi olan kaşifler ve mucitlerle başlamamız gerekiyor.

Avrupa Patent Ofisinin derlediği verilere göre geçen yıl dünya genelinde 175 bin patent başvurusu yapılmış. ABD 43 bin başvuruyla birinci sırada yer alıyor. Almanya 26 bin, Japonya 22 bin, Fransa 10 bin, Çin 9 bin patent başvurusu ile dünyada yapılan patent başvurularının %65’ini gerçekleştiriyor. Bu kabaca verilen istatistikler dışında en çok başvuru yapan firmaların faaliyet kollarına baktığımızda bilişim sektöründe yer aldıklarını görüyoruz.

Her gün üretim yöntemlerinde, tüketim kalıplarında, ödeme sistemlerinde ve başarı ölçülerinde yenilikler tasarlanıyor ve kısa sürede kullanıma giriyor. İnsanlar zamanlarının büyük bölümünü mobil telefonların sunduğu sonsuz uygulamalar içinde geçiriyor. Belki asla göremeyeceği yerleri görüyor, belki hiç tanışamayacağı insanlarla tanışma fırsatı buluyor. Kendini ifade ediyor, tanıtıyor, takipçi sayısını artırıyor. Ama aynı zamanda kendisine ulaşmak isteyen markaların ağına takılıyor. Bilişim teknolojisinin bir okyanus olduğunu düşünün. Bizler bu okyanusun içinde yüzen balıklarız. Birileri de ağlarını açmış bizim ağa takılmamızı bekliyor. Hasadı bitmeyen bereketli bir okyanus…

Endüstri 4.0 kavramını en iyi açıklayan tanım, karanlık fabrika tanımı. Yani robotların çalışması için fabrikada aydınlatmaya ihtiyaç yok. Robotların, bilişim sektörünün desteğiyle hemen tüm insan becerilerine sahip olacağı günler çok yakın. Yüzlerimizi tanıdılar, çevremizi biliyorlar hatta neye ilgi duyduğumuzu da… O halde çok yakında, mağaza önlerinde bizleri içeriye adımızla davet edecek tezgahtar robotlarla tanışacağız. Şimdilik tezgahtarlarımız olan robotlar bir süre sonra işverenlerimiz haline de dönüşebilir.

Bitcoin eşler arası teknolojiyi kullanarak merkezi otorite veya banka olmadan çalışmaya on yıl önce başladı. Bugün 1 bitcoin 42 bin TL’den işlem görüyor. İşlemlerin yönetimi asla bir devlet otoritesi değil. Sadece 21 milyon kuruşla sınırlandırılmış bir sanal tasarruf ağı. Kimse Bitcoin’e sahip değil ve onu kontrol edemez. Bitcoin kendine has birçok özelliği sayesinde diğer ödeme yollarıyla yapılamayacak çok farklı ödemelerin üstesinden gelmeye aday. İşte yeni ödeme sistemleri çağının içindeyiz. Belki kurumlar kendi paralarını basarak senyoraj gelirini kamu otoritesiyle paylaşmadan iktisadi özerkliğe doğru yol alacaklar. Orta Çağ’da Avrupa’da hüküm süren derebeyleri (Senyörler) bugün yeni çıkan bitcoinin benzeri paraları bastıklarında senyoraj hakkını ellerinde tutup, kendi çıkarları için kullandılar. Modern ekonomik sistemlerde, teknik olarak bu hak sadece merkez bankasınındır. Acaba merkez bankaları işlevlerini kaybetmekle yüz yüze mi kalacaklar?

Buluşlar tek başına bir anlam taşımaz. Çoğu patent hayata geçirilememiş arşive kaldırılmıştır. Bunları hayata geçiren girişimcilerdir. Girişimcilerin mucitlerle ve yatırımcılarla buluşmasına zemin hazırlayan ekonomiler büyür, üretim ekonomisi olur. Bunu başaramayan ülkeler de tüketim ekonomisi olur. Aslında mucitlerine, kaşiflerine ve en önemlisi girişimcisine sahip çıkamayan toplumlar üretim ekonomisi olamadıkları gibi borçlanmadıkları sürece tüketim ekonomisi bile olamazlar.

Çevremize ve dünyada olup bitene bir bakalım… Her şey değişirken bu değişimin sürekli ve açık ara tüketim tarafında yer almak, bir süre sonra borçlanma olanağını da kaybedeceğimiz anlamına gelmeyecek mi?  

Başarı ölçütleri de değişecek. Halen firma ve ülkeler bilançolarına ve gelir tablolarına bakılarak değerlendiriliyor. Kredibilitesi yani başarı değeri mali tabloların üzerinden ölçülüyor. Bence bu da tarihe karışacak yaklaşımlardan biri. Zira firma ya da ülkelere borç veren çevreler yatırımlarının karşılığını güvencede ve karlı görebilmek için o firmanın veya ülkenin “sürdürülebilir” alanlarda faaliyet gösterip göstermediklerine daha çok odaklanacak ve buna ilişkin ölçüm tekniklerini geliştirecekler. Belki de en can alıcı gelişme de bu alanda olacak. Örneğin çevrenin korunması amacıyla yapılan bir buluş ve bunun ticari değeri savaş endüstrisindeki herhangi bir buluşun değerinden daha fazla sürdürülebilir görülecektir.  Sağlık, enerji, çevre ve bilişim sektörünün insanlığın kurtuluşuna vesile olacak birçok yeniliğe zemin oluşturacağını göreceğiz. Tıpkı geçmişte olduğu gibi Müslüman kaşiflere büyük iş düşüyor. Neden mi? Çünkü Müslüman kaşifler ve mucitler yeryüzünü kana boyayacak, fitne çıkartacak ve sırf para kazanma hırsıyla dünyayı kirletecek alanlara kafa yormayacaklar da ondan. İslami girişimcilik ise Müslüman olsun ya da olmasın tüm dünyadaki “iyi ve güzel” olan patentleri satın alarak ticarileştirecekler. Bu alanda İslami yatırım fonları kapitalist sistemin arkasından gitmeyi bırakarak “sürdürülebilirlik” bağlamında yeni başarı ölçütleri geliştirecek ve İslami girişimciliği destekleyecekler. En azından ben bunu umut ediyorum…

Meksika’da işsizlik oranı %3,9

Evet yanlış okumadınız. İlk bakışta istatistiki bir hata gibi görünse de bu oran doğru. Meksika’da işsizlik oranı Türkiye’den yaklaşık 10 puan daha iyi durumda. Üstelik nüfusu 125 Milyon olmasına rağmen…

2006 yılında AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve daha sonra Başbakan Yardımcısı olan Prof. Dr. Nazım Ekren başkanlığında bize benzer ülkelerin ekonomi politikalarını incelemek üzere bazı ülke ziyaretlerimiz olmuştu. Bunlardan biri de Meksika’ydı. O dönemde istihdam politikalarını çalışan Milletvekili olarak dış ülke ziyareti öncesi ekonomik göstergeler üzerine bilgi toplamaya çalışıyordum. Meksika verileri oldukça şaşırtıcıydı. İşsizlik konusunda sadece bizden değil gelişmiş ülke ekonomilerinden de olumlu yönde ayrışan Meksika, nasıl bir yol izlemekteydi?

Gittiğimizde işsizlik oranlarında yakaladıkları başarının arkasında Meksika İş Bulma Kurumunun olduğunu gördük. İşsizlik oranını düşüren en önemli etken, genel teşvik politikasından ziyade her bir işsize iş bulma konusunda gösterdikleri özen ve geliştirdikleri sistemin kusursuz işleyişiydi. Sistem; emek arz ve talebini meslek, iş yeri, sektör ve bölge bazında uyumlu hale getirmeye çalışan aktif istihdam politikalarına dayanıyordu.

İşverenle işsizi buluşturma konusunda onlarca yöntem geliştirmişlerdi. Bunlar arasında; açık iş ilanlarını günlük ücretsiz gazetede yayınlamaları, iş fuarları düzenlemeleri, şehrin her köşesine kiosk (büfe) terminaller koymaları ve bunlar yetmezmiş gibi işsizleri telefonla arayarak bilgilendirmeleri bulunuyordu. Anlatılanlar Meksika’nın düşük işsizlik oranını açıklıyordu. Bunlar dışında daha çarpıcı önlemler de vardı. Örneğin bizim kriz dönemlerinde başvurduğumuz istihdam garantili ücret desteğini Meksika sürekli uygulamaktaydı. İş ve eğitim ilişkilerini daha koordineli yürütüyorlardı. Ama asıl önemli olan bütün bunları seferberlik ruhuyla yapmalarıydı…

Günümüzde Türkiye İŞ KUR benzeri politikaları uyguluyor. Belki yıllar önce atılması gereken adımları atmakta geciktiğimiz için alınan önlemler yeterli gelmiyor ve zamana ihtiyacımız var. Bununla birlikte böylesine önemli bir sorunun kaynağına inmemiz ve daha yapısal çözümler üretmemiz gerekiyor.

Meksika’da izlenen istihdam politikalarının başarısı biraz da ülkenin rekabet gücünden kaynaklanıyor. Meksika dünya rekabet sıralamasında 48. Sırada ve Türkiye’den 13 sıra önde. O halde rekabetçi ülke olmamızı sağlayacak mikro ekonomik politikalara eğilmemiz önem taşıyor. Türkiye makro ekonomik istikrarını mikro ekonomik birimlere dayandırmadığı sürece sağlıklı ilerleyemez. Özellikle dışarıdan yapılan müdahaleler sonucu her şey bir anda bozulabilir. Nitekim bağımsızlık mücadelesi verdiğimiz bu dönemde bizi en çok ekonomiyle tehdit etmiyorlar mı?  

Sonuç olarak, rekabetçi olmanın gereklerini yerine getirmekten başka çaremiz yok. Firmalarımızın değerini bilmeliyiz. Onların taşıdığı vergi ve faiz yükünü hafifletmek için Hükümetimizin aldığı önlemler yerindedir. Daha çok girişimciye ihtiyacımız var. Sadece işçilerimizi değil girişimcilerimizi de eğitmeliyiz. Her zaman önerdiğimiz gibi faizsiz borçlanma araçlarını geliştirmeli, girişim sermayesi ihtiyacını karşılamalıyız. Böylece Teknokentlerimizde bulunan yeniliklerin ülkemizde ticarileşmesini sağlamalıyız.

Hükümetimiz uygun görürse Teknoparklara Girişim Semayesi Yatırım Ortaklığı yetkisi verilebilir. Böylece buralarda üretilen yenilikler havada kalmaz ve en kısa sürede ticarileşir.

Faizsiz ödeme araçlarından Barter (Mal Takası Sistemi)

Faizsiz, çeksiz, borçsuz, dertsiz, dövizsiz, senetsiz ödeme aracı olarak Barter ödeme sistemi işler mi?

Evet işler…Tarım Kredi Yem olarak Barter (mal takası) yaparak yaklaşık 620 Milyon TL işlem gerçekleştiriyoruz. Yani paraya el sürmeden, bankaya muhtaç olmadan ticaret yapıyoruz. Hedefimiz bunu 1 milyar TL’ye çıkarmak. Toplam ticaret hacmimizin %30’undan fazlası barterla gerçekleşiyor. Örneğin biz çiftçiye yem satıyoruz. Buna karşılık ondan yılda 250 Milyon TL tutarında yemlik arpa mısır vs. alıyoruz.

Yem sattım 250 Milyon, Mısır, Arpa, Buğday aldım 250, etti mi 500 Milyon TL? İşte size mal takası ticareti. Daha bitmedi. Tarım Kredi Birlik A.Ş adında bir şirketimiz var. Ondan Ayçiçeği küspesi alıyoruz yılda 50 Milyon TL ve ona süt ürünleri satıyoruz 50 Milyon TL etti 100 Milyon TL. Toplamda 600 Milyon TL. Daha bitmedi… Bizim bir de TK Hayvancılık şirketimiz var. Ona 10 Milyon TL Yem satıyor karşılığında 10 Milyon TL süt alıyoruz. Toplam 20 Milyon TL. Genel Barter toplamımız 620 Milyon TL.

Bu model emlak piyasasında ve araç alım satımında da gayet iyi işliyor. Barter’ a uygun ürün listesi yapılsa herhalde pahalı ürünler başı çeker. Bunun nedeni insanların krediye ihtiyacı azaltma çabası. Yani aslında rasyonel davranmaları. Para yok, faiz yok, dolar yok. Dolayısıyla stres de yok. Yaşasın Barter! Türkçeleştirirsek mal mübadelesi yani takas. Bu neden önemli? Kredi maliyetleri ortada. Nakit sıkıntısını ortadan kaldırmanın bir yolu da Barter işlemleri.

Yasal dayanağı 90’lı yıllarda oluşturulmasına rağmen finans sektörünün kredi dışında efektif araç tanımaması nedeniyle geliştiremediğimiz araçlardan biri de Barter…

Bu modelin işlemesi için yapılması gereken sağlam bir input-output (girdi- çıktı) analizi. İkinci adım; b2b (firmadan firmaya) e-ticaret uygulamalarının geliştirilmesi. Üçüncü adım; lisanslı değerleme uzmanlarının sisteme kazandırılması ve son adım elektronik ortamda veya kıymetli evrak niteliğinde “Barter çekinin” işlem görmesi. Sorun aynı anda milyonlarca farklı talebin eşleştirilmesi. Aşılamaz mı? Aşılır. İkinci sorun, bu eşleştirmenin zamanında gerçekleşmesi. Bu da aşılabilir. Örneğin Barter çeki bu zamanlamayı çözer. Kağıt paranın yaptığı işle barter çekinin yaptığı iş aslında aynı.  Daha önemli bir noktaya dikkat çekmek istiyorum; Türkiye hedef pazar olarak Afrika ülkelerini önemsiyor. Ancak bu kıta dolar yoksulu ama doğal kaynaklar bakımından zengin. Afrika ile ticaretimizi bu ülkelerdeki kambiyo sistemi ve döviz sıkıntısı nedeniyle geliştiremiyoruz.  Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de Barter sistemini kurumsallaştırmak daha da önem kazanıyor.

Acil kredi oltasına takılmayın…

“Acil kredi lazım” ya da “Acil para lazım” anahtar kelimeleriyle internette arama yaparsanız, karşınıza kredi danışmanlığı adı altında faaliyet gösteren yüzlerce gizli tefeci çıkacaktır. Hepsinin ortak hedefi; kredi alma olanağını kaybetmiş kişilere yüksek faizle borç vermek…Tahsilat güvenceleri ise borçlunun emekli maaşı, kredi kartı, kefil ya da sattıkları ürünün üzerine koydukları ipotek…

Bu gizli tefeciler, kurdukları tuzakların yasal görünüm taşımasına büyük özen gösteriyorlar. Bu tezgâhların birçoğunu dinlemiş olabilirisiniz. Ben de yaşanmış bir örneği paylaşabilirim…

Yıllar önce banka kredisini ödeyemeyerek takibe düşmüş bir emekli, bankalardan kredi alma olanağı bulunmadığı için internet üzerinden “acil kredi” arıyor. Karşısına çıkan seçeneklerinden biri ile telefon görüşmesi yapıyor ve derdine çare olacaklarını düşünerek İstanbul’daki şirket merkezine gidiyor. Orada kendisine tanesi 6 bin TL’den mobil telefon satıyorlar ve aynı anda 1900 TL’den geri alıyorlar. Sattıkları telefon karşılığında imzalattıkları senetleri de yanlarına alarak borçlandırdıkları kişileri gruplar halinde İcra müdürlüğüne götürüyorlar. Burada emekli maaşının tamamını 11 ay süreyle bağlayacak şekilde taahhütname imzalatıyorlar. Böylece verdikleri toplam 11.600 TL karşılığında 11 ayda 24.000 TL tahsil etmiş oluyorlar. Bu vatandaşımızdan ayrıca 500 TL taahhüdün kaldırılması için para kesmeyi de ihmal etmiyorlar.

Biliyoruz ki, kimine telefon, kimine otomobil, kimine elektrikli ev aletleri satarak gizli tefecilik yapanlar özellikle borç sarmalına düşmüş çaresiz kişileri tuzaklarına çekmeyi başarıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın faizsiz finansman konusunda gösterdiği samimi çabanın değerlendirilmesi gerekir. Bu nedenle çözüm konusunda bazı önerileri dile getirmeyi görev biliyorum. Kanaatimce bunlara karşı iki önlemi birlikte almamız gerekiyor.

Öncelikle alışverişin arkasına gizlenmiş tefecilik faaliyetleri mali suçtur. Bu iki kişi arasında geçen ticari faaliyet değildir. Mali suçlarla ilgili işlemlerin Adliye koridorlarında, İcra dairelerinde işlenmesi ayrı bir garabettir. Ayrıca internet ortamında “acil kredi” yazdığınızda bu şebekeleri bir çırpıda bulmanız mümkün. Burada Mali Suçları Araştırma Kurulu’na iş düşüyor. Dahası Cumhuriyet Savcılarına büyük görev düşüyor.

İkincisi “mahalle borç sandıkları” kurarak borç sarmalından çıkmayı başaramayan çaresizleri kurtarmamız mümkün. Emekli maaşını taahhüt ederek borcunu ödeyebilen  biri  elbette faizsiz borcu daha kısa sürede ödeyecektir.

Mahalle borç sandıkları faize bulaşmış ya da bulaşma riski yüksek bireylerin elinden tutacak, onları düzlüğe çıkarıncaya kadar yanlarında olacak İslami ölçülerle hareket eden dayanışma kurumudur.

Mahalle borç sandıklarının kuruluşu bağışçılar ve  bu amaçla kurulmuş Para Vakfı tarafından gerçekleşecektir. Mahalle borç sandıklarından sadece gerçek kişiler yararlanacaktır. Şirket veya işyerlerine borç verilmeyecektir. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarından yardım alan kişilere borç verilmeyecek, ancak karşılıksız yardımda bulunulacaktır. Borç verme limiti kişinin gelir testi yapılarak belirlenecek ve toplam gelirinin % 70’ini geçmeyecektir. Bir kişiye verilecek borç limiti toplanan kaynağın %5’ini geçemeyecektir. Borcun vadesi en fazla 24 ay olup, ödeme takvimi kişinin talebine göre 3 aylık dönemleri geçmeyecek şekilde planlanır.  Borçlanan kişi, borcunu ödemeden yeniden borçlanamaz. Borcunu ödeyemeyen kişiye kefil göstermesi halinde ek süre verilebilir. Bu ek süre 60 günden fazla olamaz. Borçtan dolayı her ne ad altında olursa olsun, ek maliyet yüklenemez.  Borç tutarı gerekirse kefalet sandığına veya bir alacak sigortasına sigortalanabilir. Bankadan kredi kullanan kişilere kredisini kapatmak taahhüdüyle borç verilir. Para Vakfı, Mahalle ve Köylerde kurulacak Borç Sandıkları aracığıyla borç verir. Borç Sandıkları seçim sandık çevresi esas alınarak belirlenir. Yaklaşık 200 kişiye bir Borç Sandığı kurulur. 200 kişinin altında kalan köy ya da mahallelerde yakın çevreyle birleştirilerek bu sayıya ulaşılır.

Borç sandıklarının mütevellisi, o mahaldeki bağışçılardır. Her yıl Ramazan ayında Mütevelli heyet yeniden oluşturulur. Mütevelli heyet; en yüksek 5 bağışçı ile 1 imam, 1 öğretmenden oluşur. İmam ve öğretmenler isteğe bağlı olarak çağırılır. Mütevelli heyet muhtarlıklarla iletişim halinde olur. Mütevelli heyet toplantıları ayda en az bir kez yapılır. Mütevelli heyet toplantılarına üç kez katılmayan üye yerine yedek üye davet edilir. Her İl’de bir Vakıf Şubesi açılır. Vakıf şubesi sandıkların işleyişini denetler. Borçlanmak isteyen kişiyle ilgili talep, Vakıf tarafından onaylanması halinde işleme konabilir. Sandığın kuruluş sermayesinin en fazla 2/3’ü Vakıf, 1/3’ü mahalli bağışlardan oluşturulur. Her sandığın sermayesi 30 bin SDR’dir. Borç senedi, Bakara Suresi Ayeti gereğince şahitler huzurunda imzalanır. Ödenmeyen borç senetleri için mütevelli heyet onayıyla yasal takip yapılabilir. Ödeme zorluğu çeken kişilerden aciz vesikası olması halinde borç silinir. Borç sandığı bütçesi yıllık olarak yapılır. Ramazan Ayı başlangıcı yılın miladıdır. Her ay sonu itibariyle gelir tablosu ve bütçe gerçekleşmeleri hazırlanır. Borç Sandıkları aynı ilçe içerisinde olmak kaydıyla birbirlerine borç verebilirler. Vakıf tarafından verilen kuruluş sermayesi, 5 yıl içerisinde yıllık eşit taksitler halinde Vakfa iade edilir.

Ne dersiniz? Bu sandıkları kurabilir miyiz?

Faizsiz piyasa araçlarının geleceği…

Faizi ayaklar altına almak başlığıyla kaleme aldığım yazı dizisine ilgi gösteren tüm okurlarıma teşekkür etmek isterim. Ayrıca çok sayıda akademisyen arkadaşım benzeri çalışmalar yaptıklarını ifade ettiler ve bilimsel makalelerini paylaşma lütfunda bulundular. Bunlar geleceğe dönük umutlarımızı daha da artırdı. Bu çalışmaların özetlerini yeri geldikçe aktarmaya çalışacağım.

Aslında o kadar çok alternatifimiz var ki…Katılım Bankaları, Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları, Kitlesel Fonlama Platformları, Kira Sertifikaları, Halka Arzlar, Kefalet Sigortası… Bütün bu faizsiz piyasa araçları için gideceğiniz çok sayıda adres bulunuyor. Bunlar dışında yeni piyasa araçları da geliştirilir. Yeter ki, faizsiz ekonomik sisteme yönelme çabamız olsun. Örneğin barter (takas) sistemi, geçen yazımda dile getirdiğim ödeme garantili elektronik çek ve senet uygulamaları… Hepsi son derece piyasa dostu sistemler.

Temel sorunumuz; geliştirdiğimiz faizsiz borçlanma araçlarının kavramsal çerçevesi değil, uygulamada ortaya çıkan yetersizliklerimiz. Örneğin Katılım Bankalarının vadeli alım satım işlemlerine aracılık eden finans kurumları olmasından daha çok “muşaraka” yoluyla proje finansmanına iştirakçi olmaları gerekirdi. Keza Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları istenen ölçüde gelişmedi. Kira sertifikaları, halka arzlar, kefalet sigortası gibi faizsiz finansal araçlar da yeterli derinliğe ulaşamadı. Peki ama neden?

Tek cümleyle, faizsiz işleyen piyasaları kurmanın zorlukları olduğu için. Faizsiz sistem bereketlidir ama bir o kadar risklidir. Riski azaltmak için şeffaflık, yetkinlik, strateji ve kurumlar arası işbirliğine ihtiyacımız var. Ne yazık ki, kayıt dışılık nedeniyle şirketlerimiz şeffaf olamıyor. Belki vergi yükümüzü gözden geçirmeliyiz. Girişimcilerimiz teknolojiyi takip edecek ve yenilikleri ticarileştirecek yetkinlikte değil. Girişimci eğitimi bu nedenle gündemimizin ilk sırasına yerleşmeli. Strateji konusunda ekonomi yönetimine büyük görev düşüyor. Son olarak faizsiz alternatif sistem, kurumlar arası işbirliği ağına sahip değil. Burada kastım sektör çıkarlarını gözeten örgütler kurmak değil. Bilgi ve iletişim kanallarının sıkı bir şekilde örüldüğü işlevsel kurumlar oluşturmak.

İşte bu eksikler giderilmediği için İslami hassasiyeti nedeniyle birikimlerini banka dışında değerlendirmek isteyen kesimler çoğunlukla istismara uğradı. Geçmişte yeşil sermaye olarak nitelendirilen Holdingleşme buna örnek gösterilebilir. Hatta kitlesel fonlama mevzuatı olmadığı için piyasa boşluğundan yararlanan  “Çiftlikbank” skandalı da buna örnek gösterilebilir. Milyonlarca yatırımcı milyarlarca dolarlık kaynağı banka, bono, tahvil dışında yatıracak alternatif yer arıyor ama kurnazların ellerine düşüyor. İşte faizsiz sistemin gelişmeyişinin nedeni bu sistemin bütüncül bir stratejiyle tasarlanmamış olmasından dolayıdır. Gerek yatırım yapacak tasarruf sahipleri gerekse finansman temin etmek için hazır bekleyen girişimci kitlesi bir an önce etkin bir faizsiz finansman modelinin kurulmasını beklemektedir. Bu yazımda özellikle Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları üzerinde durmak istedim.

Girişimci; yeni pazar, yeni tedarik ve finansman kaynakları bularak, yeni ürün ve üretim teknikleri veya örgütlenme biçimleri geliştirerek ekonomik gelişmeye öncülük eden kişidir. Özel sektörün öncülüğünde yürütülen tüm faaliyetlerin odağında girişimci vardır… Tüm sektörler ve firmaların etkilenmeye başladıkları yeni iş süreçlerinin ve üretim tekniklerinin oluşmasında öncü rol “ girişimcilere” aittir. Günümüzde rekabet, ucuz işgücü ve girdi maliyetlerinde değil, nitelikli girişimci odağında düğümlenecektir.

               Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıkları; dinamik, yenilikçi ancak finansal gücü yatırım fikirlerini gerçekleştirmeye yeterli olmayan girişimcilerin yararlanabilecekleri yatırım finansmanı kuruluşlarıdır. Ayrıca GSYO’lar, sermaye sahibi ile finansman ihtiyacı içinde olan girişimciyi biraraya getiren “aracı kurumlar” olarak değerlendirilebilir.

Merkez Bankası verilerine göre; İmalat Sanayii’nde özel firmaların bilançolarında ortalama Ödenmiş Sermaye Oranı % 17’dir. Bu durumda, 1 Milyar dolar tutarındaki yatırım için 170 Milyon dolar ödenmiş sermayeye ihtiyaç vardır. Buna göre GSYO’lardan sağlanacak 100 milyon dolar öz kaynak ile yaklaşık 1 Milyar dolar tutarında yatırım yapılabilir. Bu durumda her yıl 1 milyar dolar GSYO finansmanı ile yatırım gerçekleştirilebilecektir.

Her bir aracı kurumun GSYO’na yaklaşık 100 milyon dolar sermaye bulabilecekleri düşünülmektedir. 81 Aracı Kurumun varlığı dikkate alındığında yukarıda açıkladığımız hedeflere ulaşmanın zor olmayacağı düşünülmektedir.

Sonuç olarak GSYO piyasasını örgütlemek için, Girişimci, GSYO, Teknopark, Teşvik Sistemi ve Borsa’nın tam bir uyum içinde olmaları gerekir. Türkiye’de tüm bu kurumlar olmasına rağmen henüz istenen noktada değildir. Girişimci teminat sorunu (kaynak sorunu) yaşamakta, teknik ve pazar konularında bilgi yetersizliği çekmekte, devletin sağladığı teşviklere ulaşmada zorlukla karşılaşmakta ve Sermaye Piyasalarına girmede yetersiz kalmaktadır.

Faizli kredi piyasasından, faizsiz piyasa kredisine…

İlk adım: Faizsiz Elektronik Çek

Faiz konusunda eleştiriyle yetinmeyip alternatif çözüm üretmemiz gerektiğini düşünen biri olarak, uzun yıllardır üzerinde çalıştığım araştırmaları ve piyasa gözlemlerimi ekonomi yönetiminin istifadesine sunmayı ve kamuoyunun bilgi dağarcığına küçük de olsa katkıda bulunmayı görev addediyorum.

Önce bakış açımızı değiştirecek bazı bilgiler vereceğim… Kullandığımız kredi tutarının bugün itibariyle 2,5 trilyon TL olduğunu ve buna karşılık yılda 370 milyar TL faiz ödediğimizi önceki yazımda belirtmiştim. Oysa en az bu tutarda çek, senet ve açık hesapla borçlanıyoruz. Bu tür borçlanmada “banka” yerine “piyasa” kredisi kullanıyoruz. Şimdi gelin hep birlikte piyasa kredisinin boyutlarını daha detaylı inceleyelim ve buradan üreteceğimiz faizsiz finans modeline göz atalım…

Firma bilançolarına bakıldığında; çek, senet veya açık hesap olarak nitelenen ticari borçların firma varlıklarına kaynak teşkil ettiği görülecektir. Bu sebeple; sağlam bir geçmişi, güçlü itibarı olan köklü firmalar banka kredisi yerine piyasa kredisiyle işlerini yürütebilmektedir. Ama KOBİ’ler ve henüz yeni kurulan firmalar bu şansa sahip olmayabilirler. Bu yüzden geliştireceğimiz çözümün bu kesimleri kapsaması büyük önem taşıyor. Bunu başarabilirsek bir yandan üretim maliyetlerimizi diğer yandan banka kredisinin sistemdeki ağırlığını azaltabiliriz.

Bankacılık verilerine göre 2018 yılı itibariyle Türkiye’de kullanılan çeklerin tutarı 939 milyar TL. Bu tutar, piyasadaki toplam çek stokunun sadece ibraz edilen kısmı. Bununla birlikte hepimiz biliyoruz ki, keşideciler sıra vadeli çek düzenlemektedir. O halde vadesi gelmeyen çeklerle birlikte 2-3 trilyon TL tutarında çek stokundan söz edilebiliriz.

2018 yılı itibariyle keşide edilmiş çeklerin %97 ‘si ibrazında, %1’lik kısmı ise en geç 12 ay içerisinde tahsil edilmektedir. Geri kalan %2’lik kısmı ise icra takibine konulmaktadır. Nakdi kredilerde ise tasfiye olunacak tutar daha yüksek ve tahsil süreleri daha uzundur. Burada karşılaştırma yapıldığında görülecektir ki; nakdi kredilerde tasfiye edilecek oran %3 seviyesindeyken karşılıksız çekte bu oranı %2 seviyesindedir. 

Nakdi kredi hacminin 2,5 trilyon TL olduğu buna karşın piyasada keşide edilmiş çek stokunun da tahminen 2,5-3 trilyon TL olduğu dikkate alındığında, makro ekonomik dengelerin korunması ve ticaret hacminin geliştirilmesi için çek kullanımının güvence altına alınarak özendirilmesi en az kredi piyasası kadar önem taşımaktadır. Bu denli büyük bir finansal piyasanın, bilişim teknolojisiyle ve alacak sigortası ile desteklenerek daha da büyütülmesi mümkündür.

Yine bir önceki yazımda ümitsizliğe yer olmadığını, faizsiz alternatif finansman modellerinin yaşama geçirilmesi için yasal düzenleme ve nitelikli insan kaynağına ihtiyacımız olduğunu belirtmiştim. İşte size bir örnek: Elektronik çek yasası taslak olarak hazır. O halde ekonomi yönetimi yenilikçiliğin önünü açmalı, bu amaçla ihtiyaç duyulan yasal düzenlemeleri hızla hayata geçirmelidir.

Elektronik çek neler kazandıracak?

Öncelikle şunu biliyoruz ki, elektronik ortamda düzenlenen çekin tutarı banka ya da ilgili finans kurumu tarafından bilinecektir. Bu aşamada alacak sigortası sisteme girecek ve ödeme garantisi verilen çekin itibarı artarak, piyasa kredisi olarak kullanımı yaygınlaşacaktır. İşte size çek uygulamalarında güvence sorununu giderecek yeni bir ödeme aracı…

Bugüne kadar sorunumuz çeklerin karşılıksız çıkması değil miydi? Alacağını tahsil edemeyen firmalar borcunu ödeyemiyor ve ödeme güçlüğü teselsül ederek tüm sistemi olumsuz yönde etkiliyordu. Özellikle kriz dönemlerinde konkordato taleplerinin başlıca nedeni karşılıksız çeklerdi. Elektronik çek uygulaması hayata geçtiğinde karşılıksız çek sorunu bütünüyle gündemden düşebilir.

Aynı modeli elektronik senet uygulamasıyla da pekiştirebiliriz. Nasıl ki bankalar kredi kartına ödeme güvencesi sağlıyorsa, üzerinde yazılı tutarı denetleyerek elektronik çek yaprağına da ödeme garantisini verebilir. Bunun akla yatmayan bir tarafı var mı?

Öte yandan elektronik çek sayesinde bankalar bugünden daha çok komisyon elde edecektir. Örneğin çek müşterileri için yaptıkları istihbarat ve güncellemeler nedeniyle oluşan operasyonel giderleri önemli ölçüde azalacaktır. Zira arka planda anlık risk ölçen bir sistem çalışacaktır. Önemli avantajlarından biri de ciro işlemlerinin elektronik ortamda izlenebilmesi ve banka açısından işlem geliri elde edilebilmesidir. Elektronik çekin diğer yararı, kredi kullanımı yerine tekafül sistemini piyasaya kazandırmasıdır. 

Özetle; kredi piyasasını rahatlatmak, faiz nedeniyle ortaya çıkan kaynak maliyetini düşürmek için alacak sigortası (tekafül) ile desteklenen, piyasalara güven veren yeni bir ödeme aracını yaşama geçirmemiz mümkündür.

Gelecek yazımda kredi mağdurlarına değinerek alınması gereken acil önlemlere yer vereceğim.  

Faizi ayaklar altına almak… (2)

Sorun faizin kendisi mi yoksa faiz oranları mı?

Gündemdeki ekonomik sorunların başında yüksek faizler var. Hükümetimiz faiz oranlarının düşürülmesi amacıyla yoğun çaba harcıyor. Peki, sorunumuz faizlerin yüksek olması mı yoksa faizin kendisi mi? Sorunumuz daha düşük faizle borçlanıp daha fazla tüketmek mi, yoksa “yeterli olanı” hesaplayarak daha tutarlı ve sürdürülebilir bir iktisadi yaşam tasarlamak mı? İhtiraslarımıza gem vuramadığımızda buna cevap veren kredi piyasasının olmayışı mı bizi üzüyor, yoksa dara düştüğümüzde elimizden tutacak bir dost bulamayışımız mı? Zaten verilmemesi gereken bir kredi yüzünden evi, işyeri haciz memurlarıyla basılan bir sistemi mi korumaya mı çalışacağız, yoksa insanlara ihtirasları uğruna borçlanmamaları gerektiğini mi öğreteceğiz? İşte bu sorulara ekonominin kaynak kodlarına eğilmeden cevap veremeyiz. Kısacası yeni bir yazılım tasarlamadan mevcut işletim sistemini kullanarak faiz koridorundan çıkmamız pek mümkün görülmüyor.

Finansal kapitalist sistemin temelinde oldukça iyi tasarlanmış kredi piyasası vardır. Kredi piyasası bugüne kadar geliştirilen en etkin sömürü aracıdır. Kredi kavramı cazibesini tüketim ya da yatırım harcamalarına kaynak teşkil etmesinden alır. Geliriniz harcamalarınıza yetmediği takdirde borçlanma yoluna gidersiniz. Finansal kapitalist sistemde borçlanma aracı kredidir. Kredi piyasasının işlerliğini sağlayan da faizdir.

Faizin tasarrufları yatırıma veya tüketime yönlendirici iki önemli işlevi var. Ayrıca tasarrufları özendirici özelliğini de unutmamak gerekiyor. Bir ekonomide hem tasarrufu hem de yatırım ve tüketimi tek merkezden kontrol eden böylesine kullanışlı bir sistem dururken daha etkin araçlar geliştiremediğimiz takdirde faizi terk etmek sadece mütedeyyin kesimlerin tercihi olarak kalacaktır ki bunun da ekonomiye tesiri ihmal edilecek kadar azdır.

Kâr payı dağıtan katılım bankalarının benzeri güvence vermesine rağmen mevduat toplamada yaşadıkları güçlükler, kredi piyasasında gelişememeleriyle doğrudan ilgilidir. Zaten tasarruf açığı ve sermaye yetersizliği çeken İslam ülkelerinde kredi kalitesi düşük firma pazarına yönelmek rasyonel görülmüyor. Kuş her iki kanadını birlikte kullanarak yükselir. Hem tasarruf hem de yatırım piyasasını birlikte büyütmek zorundasınız. Bunu eş zamanlı yönetmede katılım bankalarının güçlük çektiği ortadadır.

Faizin gelir paylaşım mekanizması olarak kurgulanması, öngörülebilir olması ve teminata konu edilmesi nedeniyle bunu ikame edecek finansal ürünler geliştirmede zorlanıyoruz. Bu yüzden çoğumuz faizin günümüz koşullarında ortadan kaldırılamayacağını düşünüyor. Ama faizin zararlarını kabul etmeyen de yok. Bu zararlı alışkanlıktan kurtulamamak gibi bir şey… Öğrenilmiş çaresizlik. Söylediklerim kredi alan kesimler için daha çok geçerli. Diğer yandan parası olanlar da bankaya yatırdıkları mevduatların karşılığında yatırımlarını enflasyondan koruma dışında reel bir getiri elde edemediklerini düşünüyor. Bu durumda mevduat sahiplerinden ama daha çok kredi müşterilerinden kazanç sağlayan bankalar sistemden yararlanan temel aktörler oluyor. Kredi kullanan kesim sistemin en dramatik rolünü üsleniyor. Özellikle kriz dönemlerinde bankalara borçlarını ödeyemiyor. Bir süre sonra bankadan aldığı krediyi bir başka bankadan kredi çekerek ödemeye başlıyor ve battıkça batıyor. İşte bu yüzden faizsiz bir sistemin kurgusu üzerinde çalışmak, hem ekonomi yönetiminin hem de ekonomik birimlerin temel görevidir.

Hemen ifade edelim ki, ümitsizlik yok, çaresizlik yok. İleride yazacaklarım bu konuda oldukça sağlam alternatiflerin tasarlanmış olduğunu gözler önüne serecektir. Aslında sorunumuz, faizi ikame edecek finansal araçlara gerekli yasal zeminin hazırlanmayışı ve nitelikli insan kaynağının yetiştirilememesidir. Eğer bu iki önemli eksik giderilirse parasal kaynak temininde sorun yaşanmayacağını düşünüyorum.

Güncel verilere göre yaklaşık 2,5 Trilyon TL kredi kullanılıyoruz. Buna karşılık 2019 yılı sonu itibariyle ödeyeceğimiz tahmini faiz 370 Milyar TL olacak. Buna devletin ödeyeceği faizleri de eklersek 450 Milyar TL tutarında bir faiz yüküyle karşı karşıyayız. Yılda 80 Milyar dolarlık bir varlık transferi yaşanıyor. Milli gelirin yaklaşık %10’u faiz gideri olarak harcandığında ne yatırım ne de işsizliği önlemek için elde avuçta bir şey kalmıyor. Faiz ekonomiden tüm enerjiyi çekip alıyor. Varlık transferi olarak bilançolardaki el değiştirmeden söz etmiyorum. Hani “Borçlanarak geleceğimizden yemişiz.” diye bir serzeniş vardır ya… Asıl önemli nokta bunu idrak etmek. Zaman, yani ömür tekrar kazanılamayacak tek şeydir. Ama biz ömrümüzden severek isteyerek faiz yoluyla başkalarına ömür transfer ediyoruz da bunun farkında değiliz.

Üniversitelerimiz ise böylesine önemli bir konu üzerinde yeterli araştırma yapmıyor. YÖK Kütüphanesinde “faizsiz” anahtar kelimesi ile tarama yapıldığında çoğu yüksek lisans düzeyinde 40 kadar tez çıkıyor. Ekonomik güvenliğimizi tehdit eden böylesine önemli bir konuya kafa yormak akademik camiaya neden zor gelir? Anlayabilmiş değilim…  

Sonraki yazımda kredi alan kesimlere alternatif çözümler sunmaya çalışacağım.

Faizi ayaklar altına almak…

Geçtiğimiz Cuma Diyanet İşleri “riba-faiz” konusunu ele alan bir hutbe okuttu. Böylece son yılların en önemli çıkışlarından birini gerçekleştirdi ve yeni tartışmaların fitilini ateşledi. Ümit etmek isteriz ki, bu işi burada bırakmaz. Asıl bundan sonra yapılması gereken; İslam İktisadı konusunda seri konferanslar düzenleyerek ekonomi yönetiminin alacağı kararlarda sadece Müslümanlar adına değil insanlık adına da yol göstermesidir.

Kanaatimce faiz sorununu borçlanmadan ayrı düşünemeyeceğimize göre, faizi yasaklayan İslam’ın borçlanma konusuna nasıl yaklaştığını bilmemiz gerekiyor. Belki de kritik hata; faizin haram olduğunu teyit ederken borçlanmanın helal yolları hakkında bilgi vermemek ve daha da önemlisi bu bilgiyi yaşama geçiren kurumları inşaa edememektir.

Günümüzde Müslümanların yüzleşmeleri gereken sorunların başında ekonomik anlayışları gelmektedir. Ayırt edici karakterimizin temelinde yer alan İslam ekonomisi, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu karşısında neredeyse 600 yıldır hiçbir ilerleme kaydetmedi. Başta ülkemiz ve diğer İslam coğrafyasında ekonomik sistemin liberal anlayışa teslim edilmesi, İslam’ın eksikliği değil, Müslümanların ihmal ve kusurundan kaynaklanmaktadır. Zaten kaynak ihtiyacı olan bu ülkeler, 150 yıldır zengin batının eline düşmüş durumda. Kısıtlı ama pahalı borçlanma ilişkisi, İslam ülkelerini arzu edilen kalkınma düzeyine taşıyamıyor.

Temel sorun, iktisada bakış açımızdan kaynaklanıyor. Gitgide kendi kültürümüzden uzaklaşmamız ve batı toplumunu örnek almamız sonucu, israf eden, infak etmeyen, karz-ı haseni unutan ve ortaklık yerine banka kredilerine yönelen bir toplum haline geldik. Faiz kanıksandı. Zekât müesseseleşemedi, kişisel yardım düzeyinde kaldı. Kendi öz cevherimizi söndürdük, rehberimizi kaybettik. Sonuç olarak, batı kapitalizminin sınır tanımayan tüm kurum ve kuralları Müslüman toplumlar için tam bir teslimiyet içinde uygulanır hale geldi.

Ne yazık ki, kapitalizm toplumları çürütüyor ve iktisadi buhranın temellerini hazırlıyor. Ne bireysel ne de toplumsal düzeyde kalıcı bir çözüm üretmiyor. Bu yüzyılın en önemli başlıklarından birinin “sürdürülebilir kalkınma” olması tesadüfi değil.  Buna rağmen kimsenin bu gerçekle esaslı bir yüzleşme niyetinde olmadığı görülüyor. Refah göstergesi haline dönüştürdüğümüz tüketim çılgınlığının yer küreyi çöplük haline getirmesini gözardı ediyoruz. Dahası israfın kaynağı olarak faize dayalı borçlanmanın bizleri her geçen gün sömürücü kapitalizmin tutsağı haline dönüştürdüğünü algılamıyoruz bile… “Adalet” kavramı ne sosyal ne de iktisadi yaşantımızın içinde yer bulabiliyor.  Sonuçta güçlünün zayıf üzerindeki hakimiyeti her gün daha da pekişiyor.

Eğer müslüman toplumlar kendilerini yeni bir dünya kurma konusunda istekli bulurlarsa önümüzdeki on yıl içerisinde İslami Finans araçlarını geliştirip yaygınlaştırabilirler. Bugün İslami finans merkezi olarak Londra’nın önde gelmesi, Malezya’nın samimi çabaları ve Dubai üçgenindeki gelişmeler yakın gelecekte 5 Trilyon Dolar düzeyinde olacağı tahmin edilen İslami fonların yönetim merkezleri olacak.

Bu sürece yakın ilgi gösteren İstanbul ise henüz çok küçük bir miktarı -35 Milyar Dolar- Katılım Bankalarında tutabiliyor. Türkiye, finansman açığı olan ve bu yüzden dışarıdan fon sağlamak zorunda bir ülke. Ayrıca, ticari bankacılığın yaygın olarak yerleştiği bir ülke. Katılım Bankalarının mazisi 25 yıllık bir geçmişe sahip. Aktif büyüklüğü sektör ortalamasının yüzde 5’i civarında. Ancak, en azından bugün daha fazla fonu çekmeye çalışıyor. Bu yönde gelişmeleri daha hızlı takip etme anlayışına sahip durumda. AK Parti Hükümeti’nin en önemli projelerinden biri İstanbul’un “Finans Merkezi” olması. Bu projenin önemli ayaklarından biri de İslami Finans kurumlarının İstanbul’a daha yoğun ilgi göstermesi.

Tartışmamız gereken konular hem güncel hem de köklü araştırma yapılması gereken konular… Örneğin; İslam’a göre kredi, borç, ortaklık gibi terimlere nasıl bakmalıyız? Müslümanlar kendi aralarında bir finans kurumu teşekkül ettirip faizsiz borç alıp verebilir mi? Bugün Katılım Bankaları tarafından sağlanan krediler olması gerektiği gibi midir? Ya da Müslümanların borç alıp verme sorununu çözebilmekte midir? Müslümanlar, mevcut finans sistemine tamamen teslim olarak neler kaybetmektedir? Ya da hiçbir koşulda finans kurumlarına bulaşmadan yaşamak zorunda kalan kesimler gerilemekte midir? İslami kültürümüzün karz-ı hasen olarak nitelendirdiği borç verme ilişkisi günümüzde ne kadar uygulanabiliyor? Uygulanmamasının nedenleri neler? Gerçekten faizsiz bir ekonomik sistem kurulabilir mi? Düalist bir yapı içerisinde birbirine karışmadan hem kapitalizm hem İslami finans yürütülebilir mi? İşte bu soruların cevaplarını aramak ve aydınlatıcı bilgiyi paylaşmak amacıyla önümüzdeki haftadan itibaren yeni bir yazı dizisine başlıyoruz.

İşsizlik sorunu ve çözümü (1)

Bundan böyle ekonomi gündemimizin en önemli başlığı işsizlik olacaktır. Zira işsizlik sorununda yeni bir evreye girdik ve yüzde 10’un altında olması gereken işsizlik oranı yüzde 15’e kadar yükselmiş bulunuyor.
İşsizlik sorununun çözümü elbette hükümetin görevidir. Ama bu makaleyi okuyan bazı çevrelerin ‘şimdiye kadar iktidardasınız neden çözemediniz?’ şeklinde yapacağı eleştirilerin haklılık payı yoktur. Zira Türkiye’de son on yılda yaşanan menfur darbe girişimleri, terör saldırıları, bölgesel savaş koşulları, hemen her kıt’ada yaşanan ABD ambargosunun neden olduğu küresel riskler hem siyasi istikrarımızı olumsuz etkiledi hem de ekonomideki yapısal reformları yavaşlattı. Elbette işsizliğin artmasında bu olumsuzlukların payı büyüktür. Ayrıca işsizlik gibi küresel ölçekte yaşanan, güncel ve yapısal bir sorunla ilgili alınacak önlemler sürekli gözden geçirilmeli ve yeniden düzenlenmelidir. Ancak bu sayede artışın önüne geçilebilir.
Hemen ifade edelim ki; işsizlik sorununu bundan yirmi yıl önce tasarlanmış ve merkezden yönetilen teşvik ve destek modeliyle çözmemiz güçleşti. İktisat politikaları yeniden şekillenirken, iş ve meslek türleri değişirken, esnek iş modelleri yaşama geçerken işsizlik sorunu da bu gelişmelerden etkileniyor ve çözümü zorlaşıyor. O halde çözüm modelimizi güncellemeliyiz.
Günümüzde yürürlükte olan Yatırım ve İstihdam Teşvikleri sınırlı etkiye sahip. Örneğin, sigorta ve vergi yükünün hatta maaşın bir süreliğine devlet tarafından sağlanması bile yeterli etkiyi göstermiyor. Eğer alınması gereken önlemleri yerinde ve zamanında alamazsak Türkiye’nin işsizlik nedeniyle siyasi istikrarsızlığa sürüklenmesi söz konusu olabilir.
Yapılması gerekenler nelerdir?
İş dünyası, kredi maliyetleri ve döviz kurlarındaki ani artışlar nedeniyle işlerini küçültme yoluna gidiyor. Öz kaynaklarını eriten bir maliyet enflasyonuyla karşı karşıyalar. Her geçen gün sermaye gereği arttığı için daha fazla kredi kullanmak zorunda kalıyorlar. Kredi faizleri artarken satışlar azaldığı için durgunluk içinde borçlanma riskine girmek istemiyorlar. Döviz tevdiat hesaplarının artması, işletmede kullanılan öz sermayenin üretim yerine banka hesaplarına aktarıldığının göstergesi. O halde kur ve faiz oranlarında istikrar sağlamadan iş dünyasının üretim ve yatırıma yönelmesini bekleyemeyiz. Dolayısıyla en başta makro ekonomik istikrarı tesis etmemiz gerekiyor. Peki ama nasıl?
Yatırım iklimini yeniden oluşturmak zorundayız…
Aslında yatırım ve istihdamı özendiren en önemli unsur makro ekonomik istikrardır. Makro ekonomik istikrar olmadığı sürece siz ne kadar teşvik uygulasanız da sular durulmadan kimse yatırım yapmayacaktır. Döviz kurlarındaki oynaklık dinmeden faiz oranları düşmeyecek, faiz oranları düşmeden ekonomide büyüme sağlanamayacak, dolayısıyla istihdam hacmi artmayacaktır. O halde işsizlikle mücadelede alınması gereken ilk önlem döviz kuru istikrarıdır.
Bilindiği gibi 2001 krizi ardından Merkez Bankası dalgalı kur sistemine geçti. Bu sistem döviz kurlarının müdahale edilmeksizin piyasa tarafından belirlenmesini öngörmekteydi. Uzun dönem için işe yaradığı izlenimi veren dalgalı kur rejimi, siyasi ve ekonomik çalkantıların yaşandığı dönemlerde ekonomide kalıcı hasarlara yol açmaktaydı. Zira fiyat şoklarına neden olabiliyordu. Dalgalı kur rejimi adı üzerinde oynaklığı, belirsizliği çağrıştırmaktadır. Tasarlanan kur rejimine göre dalga boyunun artması durumunda faiz oranları dalga kıran olarak kullanılmaktadır. Ne var ki, bu her zaman işe yaramamaktadır. Örneğin, dünyadaki, bölgemizdeki ve içimizdeki etkenler nedeniyle faiz oranlarının artması işe yaramamaktadır. Kur artışı engellenemediği için enflasyon daha da artmış, faiz oranları artsa da yurt dışından beklenen fon akışı gerçekleşmemiştir. Çünkü dışarıdan fon akışı için sürdürülebilir büyüme gereklidir. Büyüme olmadan sağlıklı fon akışı gerçekleşemez. Bu yüzden işsizlik sorununun çözümü kur rejiminden geçmektedir. Makro ekonomik istikrar için de öyle… Zira nereden yola çıkarsanız çıkın eninde sonunda kur rejimine takılırsınız.
Dalgalı kur rejimini kim geliştirdi?
Dünya’ya Washington Uzlaşması yoluyla batılı finans çevrelerinin empoze ettiği kur rejimi dalgalı kur rejimidir. Bunun nedeni, türev piyasaların çalışması, tahvil ve bono finansman araçlarının yatırım fonları tarafından kontrol edilmesi ve derecelendirme kuruluşlarının para akımını yönetmesidir.
Dalgalı kur rejimi tümüyle spekülatif ve manipülatif etkilere açıktır. Türkiye gibi döviz kurlarının faiz oranlarıyla kontrol edilmeye çalışıldığı ülkelerde, faiz oranlarının yükselerek kaynak maliyetlerini olumsuz etkilemesi kaçınılmaz olarak büyümeyi düşürecek ve işsizliği artıracaktır. Aslında yaşadığımız işsizlik sorununun kaynağını da özetlemiş olduk. Ancak bu sistemden çıkmak sanıldığı kadar kolay değildir. Batı finans kurumlarına entegre edilmiş bir sistemin yeniden restorasyonu sancılı ve yönetilmesi güç bir süreçtir. Bu nedenle milli ve yerli ekonomi politikasının çerçevesi oluşuncaya kadar mevcut dalgalı kur rejiminde yapılabilecekleri tartışmak zorundayız.
İhracata dayalı büyüme modeli işsizliği önlemenin en kalıcı yoludur.
En başta yapılması gereken Türkiye’nin ekonomik koşullarına uygun düşen reel efektif kurun belirlenmesidir. Reel efektif kurun dış ticaret ve cari açığın giderileceği tarihsel seviyeye uygun olan % 70 oranına çıpalanması bizi kur istikrarına taşıyacaktır. Size belki aykırı gelebilir ama bir süre için TL’nin zayıf olması gerekiyor. Ülkeye ihracat ve turizm gelirleri girdikçe, faiz oranlarında azalma eğilimi kendiliğinden oluşacaktır. Halen ihracatımızı artıracak en önemli faktör kur desteğidir. Henüz teknoloji ihraç edemiyoruz. Bu yüzden döviz kurlarının reel efektif kur dikkate alınarak yönetilmesi gerekiyor. Diğer taraftan bu sayede makro ekonomik kırılganlığa neden olan cari açık sorununun giderilmesini de sağlanacaktır. Eğer reel efektif kuru esas alarak hareket edersek faiz oranlarını düşürür ve dövizi ihracat için elverişli düzeyde tutabiliriz. Bunun işlem mimarisine daha sonraki yazılarımda yer vermeyi düşündüğüm için şimdilik bu konuyu kapatıyorum.
Ancak, kalıcı istikrar için bütçe açıklarının da azaltılması gereklidir. Bütçe açıklarını azaltmanın iki yolu vardır. Ya gelirlerinizi artıracak ya da harcamalarınızı kısıtlayacaksınız. En doğrusu gelirlerinizi artırmadan önce giderlerinizi azaltmaktır. Artırmayı düşündüğünüz vergi gelirleri ekonomiden rol ve kaynak çalmanıza neden olacaktır. Genişleyici maliye politikaları her zaman ekonomik krize neden olmuştur. AK Parti dönemi mali disiplinin uzun süre korunduğu ve bu sayede ekonomide istikrarın tesis edildiği bir dönemdir. Sosyal adalet ve gelir dağılımında gözetilen hassasiyet kamuoyundan büyük takdir toplamıştır. Ancak kaynakların daha verimli ve ulusal rekabet gücümüzü artıracak alanlarda harcanması gerekiyor. Kamu harcamalarında 2015 yılından sonra her yıl yapılan seçimlerin de etkisiyle bu ilkelerin dışına çıkıldığını görüyoruz.
Gelirlerimizin artmasına gelince, ihracata dayalı büyüme modelimiz sonuçta; iç tüketimi de canlandıracak böylece vergi gelirleri artacaktır. Esas itibariyle Maliye politikamızın ithalattan alınan vergilerden ziyade yurt içindeki gelir ve kurumlar vergisine, yani “kazancın vergilenmesi” ne dayanması gerekmektedir. Bu sayede bütçe açıkları orta vadede sorun olmaktan çıkacaktır. Daha önce yaptığımız ekonometrik analizlerde ihracatla işsizlik oranı arasında korelasyon tespit etmiştik. Yani ihracat arttığında işsizlik azalmaktadır. Ama dış ticaret fazlasını vermemize sadece reel efektif kurun cazibesi neden olmamalıdır. Uzun vadede Türk malları ucuz olduğu için değil kaliteli olduğu için tercih edilmelidir.
İşsizliğin artmasına neden olan en önemli etkenlerden biri de iş gücü niteliğindeki değişimdir. İş gücü niteliğini her zaman Pazar belirlemiştir. Kişi Başı Milli Gelirimizin 3 bin dolar olduğu dönemde aldığımız ürünlerle 10 bin dolar gelirle aldığımız ürünler aynı değil. Yani harcama sepetimiz değişti. Bu aynı zamanda üretim ve satış süreçlerinin de değişmesine neden olmuştur. İşte; iş gücümüzün niteliği üretim süreçlerindeki bu değişime yeterince ayak uyduramadı ve çoğu ithal ürünü kullanmaya başladık. Milli gelirimizin artması istihdam oranımızı aynı hızla artırmadı. Demek ki harcamalarımız daha çok dış ülkelere yaradı.
Bir başka etken iş güvencesindeki katılıktır. İş güvencesi elbette önemlidir. Ülkemizde nitelikli yatırımların azlığı emek yoğun sektörlerde yoğunlaşma yüzünden işçilik giderleri hep göz önünde oldu. İşverenlerin istihdam artırmada zihinlerindeki en önemli sorun; işler yavaşladığında işten çıkarmadaki zorluklardır.
Firmalarımız rekabetçi olamadıkları için istihdam kapasitemiz artmıyor. Firmalar rekabetçi olabildikleri ölçüde ayakta kalabilirler. Bunun koşulları bellidir. Maliyet avantajı, ürün kalitesi, müşteri sadakati, yenilikçilik, markalaşma… Firmalarımızın ortalama ömrü beş yıl. Açılan şirketlerin kapananlara oranı artan işsizliği önleyemiyorsa rekabetçi firmalarımız sınırlı demektir.
Girişimciliği yeteri kadar desteklemiyoruz. Bugün bir anket yapılsa gençlerimizin büyük çoğunluğu kurumsal firmalarda çalışmak ister. İş kurma becerisi ve isteği ne yazık ki aşılanmıyor. Girişimci yeteneklerimizi ekonominin genel şartları desteklemiyor. Krediye erişimde zorluklar bir yana kredi maliyetleri çok yüksek. Aslında yeni kurulan bir firmayı yüksek faizle borçlandırmak zaten yanlıştır. Yapılması gereken, girişim sermayesi desteğidir. Ama ne yazık ki ülkemizde Girişim Sermayesi Yatırım Ortaklıklarını büyütemedik. Ayrıca, başarısız firmalar yüzünden arkadan gelenlerin cesareti kırıldı. Eğer girişimcilerimizi eğitebilirsek onlara cesaret vermiş oluruz.
Keşke iş gücü maliyetleri asgari ücretten ibaret olsaydı. Ama ne yazık ki iş gücü maliyetlerimiz çok yüksek. Maaş bir yana, neredeyse bir o kadar vergi ve SGK yükü olduğu için işverenler bu yükün altında eziliyor. Satılan malın maliyeti içerisinde işçilik giderleri artarken satış gelirleri artmıyorsa istihdam sağlamada isteksizlik olacaktır. Sigorta ve vergi destekleri bu yüzden işe yaramaktadır. Ama keşke belli bir dönem ya da bölge için olmasa da mevcut çalışanlar için genel bir indirim düşünülse. Kuşkusuz daha etkili olacaktır. Zaten var olan firmalar istihdam sağlayacağına göre, bir yığın bürokrasiyle uğraşmak yerine genel indirim yapılması çok daha isabetli olacaktır. Adil olan da budur.
İnşaat sektörü yerine sanayi, turizm, tarım, enerji, sağlı ve eğitim gibi alanlarda büyümeyi hedeflemeliyiz. Elbette “yatırım” çok geniş bir kavram. Biz burada istihdam sağlayan yatırımlardan söz ediyoruz. Ülkemizde talep canlılığı ve kredi yönlendirmesi sonucu inşaat sektörü hızla büyüdü. Araç satışları arttı. Bunlar refah göstergesi olabilir. Ancak, geldiğimiz noktada ne borçlanarak satın aldığımız konutlar ne de son model araçlar istihdam kapasitemizi artırmadı. Zira işletmeler için değil, tüketim malları için kaynak kullandık. Bugün için yapılması gereken; sanayi, turizm, tarım, enerji, eğitim ve sağlık sektörlerini finans kurumlarıyla ilişkilendirecek yeni mali araçlar geliştirmektir. Gerek ihracata gerekse iç pazara yönelik ürün yelpazemizi artırmaktır.
İstihdam teşvikleriyle yatırım teşviklerini bölgesel politikalardan ayırmalıyız. Yatırım yapmanın bölgesel gelişmişlik farlılıklarını giderecek etkileri elbette olacaktır. Ama yatırım teşviklerini sektörel ve bölgesel bakımdan planlamanın günümüz şartlarına uygun düşmediğini de belirtmek gerekir. Zira yatırım yapabilmek için bilgi ve tecrübeye gereksinim duyulmaktadır. O tecrübe Ege ve Marmara Bölgesinde oluşmuş, kısmen Konya, Ankara, Kayseri, Gazi Antep gibi belli başlı illerde gelişimini sürdürmektedir. Bunun dışındaki illerde tarım ve madencilik gibi doğal kaynakların beşerî servetle buluşması gözetilebilir.
Metropollere yığılma işsizlik sorununun çözülmesini zorlaştıran en önemli etkenlerden biridir. Neden daha fazla işsiz metropollerde yaşıyor? Metropollerde çalışma koşulları daha çetin, yaşam koşulları ağır ve hayat pahalılığı yüksek olmasına rağmen insanlar neden metropollerde yaşamaktan vazgeçmezler? Bunun çok çeşitli nedenleri var. Yirmi yıl öncesi üniversitelerin büyük şehirlerde olması göç için bir neden olabilirdi. Ya da sanayi ve turizm gibi sektörlerin büyük şehirlerde toplandığı gerekçe gösterilebilirdi. Ancak son yirmi yılda Anadolu sathına yayılmış yüzlerce üniversite kuruldu. Buna rağmen buralardan mezun olan öğrenciler yine büyük şehirlerin yolunu tutuyor. İş mi bulamıyor, yoksa hayal ettikleri yaşamı mı Anadolu’da göremiyor? Herhalde ikincisi doğru. Bu yüzden bir süre zorluklara katlandıktan sonra arzuladıkları refah seviyesine metropollerde ulaşabileceklerini düşünüyorlar. Nereden bakarsanız bakın gereksiz bir yığılma var ve en küçük krizde metropoller bundan daha çok etkileniyor. Bu sorunun çözümü istihdam politikalarının bir parçası olmak zorundadır.
Tüketici ve üretici dengesi gelir politikalarının sonucunda şekillenmektedir. Yani kişi başı milli gelirin yüksek olduğu yerler başlı başına çekim merkezidir. Buralara hem üreticiler hem de çalışanlar yakın olmak ister. Üreticiler ağırlıklı olarak pazara yakın yerlere ürün satmak isteyeceklerinden aynı bölgede sanayileşmek isteyecektir. Yani geliri yüksek olan bölgelerin cazibe merkezi olmaları bu yüzdendir. O zaman bir sarmalla mı karşı karşıyayız? Kesinlikle evet. Peki bu sarmaldan nasıl kurtulabiliriz? Anadolu’da kişi başı milli geliri dengelemeden bölgesel gelişmişlik farklarının önüne geçemeyeceğimiz gibi işsizlik sorununu da gideremeyiz. Yani asıl sorunumuz bölgesel gelir dağılımıdır. Kamu yatırım ve sosyal harcamaların bölgesel gelir dağılımını dengelemesi gözetilmelidir.
Teknolojik yeniliklerin ülkemizden doğması veya ülkemizde ticarileşmesi Türkiye’nin işsizlik sorununu kökünden çözecektir. Bu nedenle teknoloji üretimine sağlanacak destekler istihdam imkanlarını önemli ölçüde artıracağı için büyük önem taşıyor. Teknoloji transferi en az teknoloji üretmek kadar önemlidir. Her yeniliği Türkiye’nin tasarlaması elbette mümkün değildir. Ama yeniliğin ticarileşmesini ülkemizde sağlamamız halinde o yeniliği millîleştirmiş oluruz. Bu da istihdam kapasitemizi artırır.
Elinde projesi olan, yeni bir iş fikri olup da sermayesizlik nedeniyle teşebbüse geçemeyen girişimciler daha fazla istihdam olanağı sağlamaları mümkünken bunu gerçekleştirememektedir. Riskten kaçınma nedeniyle iş dünyasına katılım azalmakta dolayısıyla işsizliği azaltacak teşebbüsler hayata geçirilememektedir. Teknoloji Merkezleri ve Teknoparklarda Girişim Sermayesi Fonlarının bir arada olması sağlanabilir.
Buraya kadar temas ettiğimiz konuların üzerinde yeni bir teşvik ve destek sistemi geliştirmek gerekiyor. Bu alanda çalışma arzusu taşıyan, siyasetçi, akademisyen, bürokrat ve iş dünyası temsilcilerinden oluşan katılımcılarla “iş ve istihdam çalıştayı” yapılarak somut kararların alınması gerekmektedir.

AK Parti ve Türkiye’nin değer döngüsü

Türkiye AK Parti döneminde kamu ve özel sektörün birlikte gerçekleştirdiği yatırımlar sayesinde çoğu benzer ülkenin başaramadığı değer döngüsüne ulaştı. Dünya’da kalkınmış ülkelerin gerçekleştirdiği bu önemli atılım sarmalı zenginleşmeyi açıkladığı gibi olağan koşullarda diğer ülkelerle arasındaki mesafenin kapanmayacağını da teyit eder.

Değer döngüsü nedir? Örneğin komşunuz eski binasını yıkarak yeni bir bina yaptı. Bu bina sizin binanızın da değerine değer katacaktır. Oysa siz çivi çakmadınız. Ancak, yanı başınızda yükselen yeni binanın değerinden yararlanıyorsunuz. Hatta tüm mahalle sakinleri de yararlanıyor. İşte bunun gibi; bir ülkede kamu ve özel sektör tarafından yapılan yatırımlar sonucu tüm ülkenin varlıkları yeniden değer kazanır ve bu değerler birbirini olumlu yönde etkileyerek atılım sarmalına dönüşür.

Burada önemli olan değer döngüsüyle kazanılan varlıkların kalıcı ve sürdürülebilir kalkınmaya kaynak teşkil etmesidir. Bu nedenle, yakaladığımız böylesine önemli ve tarihi fırsatın boşa harcanmaması için adil, barışçıl ve güvenli bir ülke olmak zorundayız. Aksi halde Suriye, Irak gibi ülkelerde tersine çalışan “değer kaybı döngüsü” ile karşılaşır, küresel hegemonyanın baskısı altında kalabiliriz. Nitekim, Gezi olaylarından başlayarak 15 Temmuz darbe girişimine kadar olan süreçte küresel hegemonyanın Türkiyeyi dizginlemek için nasıl çaba harcadığını görüyoruz.

Bu sevindirici gelişmeyi benim açımdan eksik bırakan bir şey var. Keşke yakaladığımız bu değer döngüsü bizim kültürel değerlerimize katkı sağlasa. Keşke kültürümüzle yoğrulmuş fiziki ve sosyal değerler üretebilsek ve bu değer döngüsünü daha anlamlı hale getirebilsek. Ancak İslam dünyasına kurulan tuzaklar bunları üretecek tefekkür ikliminin doğmasına izin vermiyor…

Değer döngüsüyle kazanılanı rantçılara kaptırmamak da bir o kadar önem taşır. Zira değer döngüsüyle rant aynı ortamı paylaşmaktadır. Daha doğrusu rant, değer döngüsünün oluşturduğu fırsatların peşindedir. Rantçılar engellenemezse top yekun kalkınmanın yerini belli başlı sektörlere kaynak taşıyan  simsarların oluşturduğu bozuk bir düzen alır. Uzun vadede o alanları da çürütecekleri, üretkenliği durdurarak rekabet gücünü zayıflatacakları aşikardır.

Günümüzde finans yönetimleri kaynakların yeniden tahsisi konusunda en az kamu maliyesi kadar fonksiyoneldir. Bu nedenle kredi kanallarının üretkenliği artıracak, rekabet gücünü geliştirecek alanlara olabildiğince açık, rantçıların geliştirdiği spekülatif alanlara olabildiğince kapalı tutulması hayati önem taşımaktadır.

Rantın en büyüğü arsa spekülatörleri tarafından yönetiliyor. Maalesef Türkiye’de bölgesel gelişmişlik farklılıklarını derinleştiren, kentlerden büyük kentlere göç dalgasını büyüten bu sorun yeterince ciddiye alınmıyor. Rantın, reel karla bir ilgisi yoktur. Ayrıca rant gelirlerinin başta reel ekonomi olmak üzere tüm temel ekonomik faktörleri olumsuz yönde etkilediğini ve israfa dayalı, borçlu bir dünya düzeni inşa ettiğini unutmayalım…

Benim daha büyük endişem, yarım yüzyıldır giderek yaygınlaşan bu rant kültürünün özellikle yeni nesil tarafından benimsenmesidir. Gençler çabuk ve kolay yoldan zengin olma hayalini ne yazık ki rantta görüyorlar. Ama bu balonun ellerinde patlayacağı çok açık…